Pazartesi, Ocak 22

The Defenders 1. Sezon İncelemesi & Teoriler

O gün geldi çattı, Netflix’in üç yıldır özene bezene kurduğu paylaşılmış evreni meyvesini verdi: Defenders bir araya geldi! Bu yazıda diziyi ve Marvel / Netfliz evreninin şimdiye kadarki gidişatını genel olarak ele alalım istiyorum. Hazırsak başlayalım.
En baştan başlayacak olursak… Netflix özgün yapımlarına önayak olan kişi çizgi romanlarda son on yılda yapılan en önemli işlerin bazılarında adı bulunan yazar Jeph Loeb oldu. Ve 2014’te öyle bir Daredevil koydular ki önümüze daha o günden ‘Tamam bu iş oldu!’ demiştik. Tabii ki erken konuşmuşuz. Zira yükselen her şeyin bir de düşüşü olur, mutlaktır bu. Ancak Vincent D’Onforio’nun ders niteliğindeki oyumculuğu, Charlie Cox’un beklenmedik performansı ve çizgisini bilen, çok tutarlı ve işleyen bir senaryosu olan bu ilk sezondan sonra, işler Marvel aleyhine çabuk kontrolden çıkmaya başladı.
Ardından gelen Jessica Jones, kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığıydı. Senaryosu tutarlı fakat ilginç olmaktan çok uzaktı. Üstelik Killgrave gibi, Marvel’ın belki en enteresan villain’larından biriyle yazılmasına rağmen. Hatta bu karakter David Tennant gibi usta bir aktör tarafından canlandırılmasına rağmen…  Krysten Ritter, Carie Anne Moss gibi başrol oyuncularıysa surdaki gediği bir türlü kapatamadı. ‘Bir şeyleri eksik’ olan bu ilk sezon da, ardında cevaptan çok soru işareti bırakarak -ki belki de en büyük günahı buydu-  hype’ımıza ciddi irtifa kaybettirerek aramızdan ayrıldı.
Sonrasında ise Daredevil’ın ikinci sezonu geldi. Tabii Punisher demişler, Elektra demişler, bizim aklımız başımızdan gitmiş. İki de fragman yayınlamışlar, iyice köşe olmuşuz. İlk dört bölümü kesinlikle muazzamdı. Sonra… Sonra Elektra geldi. Olmamış bir Elektra geldi, ciddi manada. Elodie Yung, gerek itici aksanı, gerekse yetersiz oyunculuğuyla dizinin dokuz bölümünü katledip bizi de gücendirdi. Açık konuşayım ikinci sezondan aklımda kalan tek şey Jon Bernthal’ın nefis Punisher performansı ve merdiven ile hapishane sekanslarıydı. Zaten Bernthal kendi şovuna kavuştu, Punisher ilk sezonuyla bu sene sonunda Netflix’de olacak. O da heyecanla beklediğimiz bir başka yapım bu seneden.
Kısaca Luke Cage ve Iron Fist’e de bakacak olursak… Açıkçası Iron Fist’te zaten konuşacak çok fazla şey yoktu, hatta Defenders öncesine yetiştirilmeye çalışılan bir sipariş tadındaydı. Herhalde mümkün olan her türlü klişeyi görmüşüzdür. Luke Cage ise, lokal, hatta daha ziyade ‘mahalli’ bir süper kahramandı. Eski bir polis olan Luke’un yegane savaşı Harlem’di. Tabii bu süreçte bolca etnik motif ve hikayeye tanık olduk. Luke Cage’in çapkınlıklarını izledik. Biraz gereksiz derecede fazlaydı. Böylelikle 2017 geldi çattı, ağustos geldi çattı ve biz Defenders’la buluştuk.
O zaman müsaadenizle Spoiler’lı incelememize geçelim. Rahat rahat övelim, eleştirelim.
Açılışta, her kahramanımızı kendi hayatlarına devam etmiş gördük. Danny Hand’in peşinde Kamboçya’da, Matt avukatlık göreviyle göz doldururken kostümü tekrar giymemek için kendiyle mücadele ediyor, Jessica dünyaya boş vermişken ilginç bir dava alıyor, Luke da hapisten çıkmış Claire’le ‘kahve içiyor’… Herkes kendi havasında yani. New York’tan detaylarla yapılan sahneler arası geçişlerde eski TV dizilerinin havası yok değil. Hem görsel olarak, hem hikaye açısından başlangıçta bu dördünü birbirinden ayrı tutmak iyi bir fikirdi bence.
Yukarıdaki kare, bu dörtlünün ilk bir araya gelişi. Güzel bir sekanstı, tabii yalnızca aksiyon gözünden bakarsak. Açık konuşalım, bu dörtlünün birbirini inkar süreci beni biraz baydı. Yukarıda da söyledim, herkes tek kişilik dev kadro olma peşinde. Daredevil zaten her şeyi bildiği halde katılmak istemeyişiyle tilt olduğumuz bir ağabeyimizdi, bir de ona Jesica Jones eklendi. Tabii Hand karşısında kimsenin reaksiyonu karakter motivasyonuna aykırı olmadı. Iron Fist atladı, bu zaten onun var oluş amacıydı. Luke Cage tabii ki mahallesini ve şehrini korumak istiyordu. JJ ve DD da kendi sakin dünyalarında kalmak istediler.
Tabii Jessica ve Luke hariç kimse birbiriyle tanışmıyordu. Tabii karşılaşmaları heyecanla bekleniyordu. Keyifli de oldu, fakat sonrası… Birbirlerini kabullenmeleri. Sonlara doğru yaşadığımız ufak çaptaki Civil War… Ne kadar gerekliydi? Orası tartışılır. Ancak ‘düşmanlar senin peşinde, buradan çıkamazsın’ klişesine de değmeden bu kısmı bitirmemeleri iyi (!) olmuş.
Burada bir parantez açmak istiyorum ki, Netflix maalesef Daredevil’ı ne kadar iyi işlediyse, Iron Fist’i de bir o kadar kötü işledi. Hatırlayanlarınız olacaktır, sitemiz için Iron Fist dizisini de ben incelemiştim. Finn Jones’un elinden geleni yaptığına inanıyorum ama, Iron Fist’in potansiyeline ulaşmasına daha çok yolu var. O kostümü giymesi lazım bir kere…
Çin restoranındaki buluşma sahnesi ise bir nevi Jessica’nın ekibi kabulleniş merasimiydi. Bir de tabii bu sahnede düşmanlarının tamamını gördük; Gao, Murakami, Sowande ve Bakuto…  Elin diğer dört parmağı. Bakuto ve Gao karakterleri hem önceki dizilerden tanıdığımız, hem de sevdiğimiz karakterlerdi. (Hatta benim Iron Fist dizisinin en beğendiğim karakterleri Colleen ve Bakuto’ydu.) Fakat bu dizide ikisinin de eski imajı sarsıldı, eski karizmaları kalmadı maalesef. Gao ve Bakuto Iron Fist’te esas kötülerken, burada yan bile değiller. Sowande ve Murakami karakterleriyse yanın yanı bile değil, o derece. Ve yine bu restoran sahnesinde gelip ‘şovunu’ yapan Sigourney Weaver.
Sigourney Weaver’ın karakteri Alexandra, dizi öncesinde tamamen bir kapalı kutuydu. Aslına bakarsanız dizide de öyle kalmış, hakkında sadece Hand’in kurucusu ve lideri olduğunu, yüzyıllar önce K’un L’un’ dan ayrıldığını ve ölmekte olduğunu biliyoruz. Öldüğü ana kadar da bundan başka ne öğrendik? Çok idareten kurgulanmış bir villain’dı. Hatta Marvel kendini taklit etmiş bile diyebilirim… Sizin de dikkatinizi çekmedi mi Weaver’ın Alexandra’sı ile Winter Soldier’daki Alexander Pierce karakterlerinin benzerliği? 
Gizli suç örgütü yöneticileri, nüfuzlu ama bağnaz, kararlı ve karanlık karakterler ikisi de… Ayrıca eskiden bir kahramanın yardımcısı olan, ölüp tekrar geri gelmiş katilleri -Elektra ve Bucky-  hatta bunlarla olan ilişkileri… Aradaki benzerlik çok bariz. Özellikle mi yapılmış bilmiyorum ama Weaver’ın imajı, görünüşü bile Robert Redford’u hatırlattı bana.
Dizinin sonlarına doğru verdiğimiz acı kaybımız Stick… Her ne kadar eleştirilse, sevilmese de Stick bir doğrusu olan ve ondan vazgeçmeyen tam bir görev adamı oldu her zaman. Hatta bu uğurda oğlu gibi sevdiği Matt’i bile yüzüstü bıraktı. Ruhu şad olsun. Ama…
Şu Chaste’in tamamen ortadan kalkması, tüm üyelerinin ölmesi olayını anladınız mı siz? O kadar adam öldü mü? Bir tek Amerika’da mı vardı bunlar? Daredevil’ın ilk sezonunda gördüğümüz şu amcaya ne oldu mesela?
Bir de New Yoru’un yok olması olayı var. Anlaşılan Hand’in amacı, ölümsüzlük testisine doldurdukları kanlı sıvının içine kattıkları, olayın ana bileşeniymiş: yani ejderha kemiği. DD sezon ikide gördüğümüz yüz metrelik tünelin dibinde o varmış. Ama… iskeleti parçalayıp götürseler de, New York’un neden yıkılması gerekiyor? Kimsenin ruhu bile duymadan oraya kadar geldiniz zaten, istediğinizi aldıktan sonra toplayın pılıyı pırtıyı gidin, doğru mu? Çok tatmin edici bir cevabı da yoktu zaten bu sorunun, o zaman ben kendi hesabıma bunu ‘cevaplanmamış sorular’ kısmına yazdım gitti.
 
Sekiz saatlik dizide yan karakterlere de vakit ayırmak çok zor olmaz muhtemelen. Yine de hakkını verelim; bu Defenders’ın hakkını vererek yaptığı bir şeydi. Bir takım aşırı gereksiz yan karakterleri hesaba katmazsak -örneğin fotoğraftaki Malcolm onlardan biri- diğer herkesi bir arada görmek hoşuma gitti açıkçası. Colleen, Misty, Trish, Hoghart ve özellikle Foggy ve Karen. İkisini gerçekten özlemişiz. Ve bunların diğer karakterlerle münasebetini görmek de ayrıca hoştu; Trish ve Karen, Foggy ve Luke, Foggy ve Hoghart, Misty ve diğer herkes… Hatta bir parça daha uzun bile izleyebilmek isterdim bunları. Dizinin herkesi korumaya alıp, tüm karakterleri karakolda toplaması da bu ilişkileri görebilmemiz için hoş bir fırsat yaratmıştı. Zekice.
Misty dizinin genelinde ‘wtf’ modunda olsa da, artık inceden onun kahramanlığa dönüşümünü görmeye başladık herhalde. Luke Cage’in birinci sezonunda kolunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı, bu sefer kol tamamen gitti. Bildiğimiz gibi Misty Knight’ın çizgi romanlarda sağ kolu, yüksek teknoloji ürünü bir protez. Ve ortağı da tanıdık bir isim: Colleen Wing. Çizgi romanlarda Iron Fist ve Luke Cage’in de ortak olduklarını biliyoruz, yani… Ne dersiniz, bir Heroes For Hire mini dizisi izler miyiz?
Bu hoş teoriden sonra bir de son kez büyük finale (!) bir göz atalım. Dizi bir kahramanımızın kendini feda etmesiyle bitti. En olmayacak adamın… Daredevil’ın. DD ikinci sezondan itibaren Elektra MAtt’in ‘kör noktası’ haline geldi. Ona bu kadar zaaf duymasını anlayamıyorum. Hele bu sezonda akıl almaz boyuta ulaştı. Tamam bu yollardan Cap ve Bucky de geçti ama…beraber enkazın altında kalmak? Bu biraz daha farklı bir şey. Tabii bir şekilde hayatta kalacağını biliyorduk. DD sezon üç onaylandı bir kere. Ancak oldukça beklenmedik bir yere bağlandığını da itiraf etmek gerek.
Mayıs 1986 tarihli Daredevil #230 sayısına doğrudan bir görsel referans. Bölümün adı ‘Born Again’ yani yeniden doğuş. Neler oluyor bu sayıda? Kingpin gizli kimliğini öğrenmiş, Turk Barrett Matt’i kalbinden bıçaklamış, Sonra kilise hastahanesinde hayata dönüyor. Akabinde devam eden, Ben Urich’in araştırmaları vesaire. Dizide kurgusal olarak bir paralellik olmayacağı açık, Matt bıçaklanmadı ve Urich de ölü. Pekiyi Matt’in tekrar kendine gelişiyle üçüncü sezonda görünmesine yüzde doksan ihtimal gözüyle bakılan Bullseye’a nasıl bağlanacağız? Ciddi merak konusu…
Defenders sonrası gelen ilk Netflix/Marvel dizisi Punisher olacak. Bu senenin sonunda gösterime girecek diziyi izleyip, görüşlerimizi sizinle paylaşacağız. Siz de Defenders hakkındaki görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın!