Çarşamba, Mayıs 23

İnceleme: Wonder Woman

Beklenen an geldi çattı; Wonder Woman cumadan itibaren vizyonda! Biz de sizler için izleyip görüşlerimizi derledik.
Başlangıç olarak… Filmi izlerken şunu düşündüm : Sinemada bir kadın süper kahraman izlemek ne kadar güzel! Gerçekten, bunun özlemini çekiyormuşuz içten içe. Tabii bu zamana kadar başka kadın süper kahramanları muhtelif filmlerde gördük; Black Widow, Scarlett Witch gibi. Ancak itiraf edelim, büyük filmlerde yan rollerde olduğunuzda sadece filmin içinde bir çeşni oluyorsunuz. BvS’nin skandallarından biri de Wonder Woman’ı bu kategoriye indirgemesiydi. İmajı çok gölgesinde kalmıştı filmin, tüm haşmetine rağmen. Bu filme dek.

 

Tabii kendi filmine sahip olmak her kahraman için önemli bir adımdır, ancak bu tüm süper kahraman filmleri için çok önemli bir adımdı. Zira Wonder Woman, kendi filmine kavuşan ilk kadın kahraman. Onlarca yıllık mazisi, dünyanın en feminist mitolojisine sahip olması ve yıllardır çizgi roman severlerin gözündeki yeri ile, zannederim bunu en çok hak eden süper kahramandı.
Filmi günahıyla sevabıyla konuşalım. Önce spoilersız olarak.
Filmi beğendim mi? Genel bir kanı belirtmek gerekirse beklentimi karşılamadı. Çünkü büyük bir hataya düşüp, ‘Rotten Tomatoes okeyi verdi, bu sefer oldu demek ki.’ görüşünün büyüsüne kapıldık. Bu zamana kadar yerip, birden övmeye başladıklarında dedik ki herhalde bir bildikleri var. Öyle değilmiş. Maalesef film son yarım saatine kadar çok eli yüzü düzgün bir şekilde gelip, son yarım saatte kendini ortalama bir seviyeye indiriyor. Belki sırf sonundan dolayı film karalanmaz, diye düşünebilirsiniz ama her gösterinin en etkileyici kısmı finalidir. Ve bu final açıkçası, damakta kekremsi bir tat bırakıyor. Size de tavsiyem, kusursuz bir orijin hikayesi vesaire beklemeyin. Ancak ortalama bir MCU filmi ayarında diyebilirim.
Kabul ediyorum, BvS’den çok çok daha iyi. Ama mesela Man of Steel’dan çok da iyi değildi, aşağı yukarı denkler diyebilirim. Şahsi görüşüm MoS’in bu filmden daha iyi olduğu.  Ancak büyük falsoları yoktu Wonder Woman’ın, çok klasik bir orijin hikayesiydi. Sonunda hayırlısıyla, DCEU’dan ikinci bir eli yüzü düzgün iş çıkmış.
Gelelim spoilerlı kısma.
Filmin başlangıcı, BvS’nin sonrası. Diana’yı ikinci dünya savaşı günlerine ve anılarına döndüren şey, Bruce Wayne’in jesti oluyor: BvS’de gördüğümüz fotoğrafın ‘aslını’ gönderiyor Diana’ya hediye olarak. Bildiğimiz, fotoğrafın negatifini gönderiyor yani. İnceliğe bak. (tebessüm)
Sonra anlatıma dalıyoruz. Diana’nın çocukluğunu görüyoruz; maceracı, savaşmaya meraklı yaramaz bir oğlan çocuğu gibi bir kız. Onunla Themiscyra’yı gezerek tanıyoruz. Themiscyra’nın kurgulanmasını beğendim, özellikle görsel olarak, mimariden doğasına kadar çok etkileyici bir manzaraydı. Ve açılıştaki pazar manzarası beni çok etkiledi, amazon toplumunu güzel betimleyen sahnelerdi bunlar.
Ve karakterlerimizi tanıyoruz tabii. Özellikle Hyppolita ve kısa süre görmemize rağmen Antiope etkileyici karakterlerdi, aktrisler Connie Nielsen ve Robin Wright gerçekten iyi iş çıkarmışlar. Oyuncu tercihlerinin de başarılı olduğunu düşünüyorum. Themiscyra sekansı çok tadındaydı, savaş sahnesi de dahil. Filmin beğendiğim kısımlarından biriydi.
Wonder Woman’ın karakterinin diğer yönü, ‘Themyscira prensesi’ni iyi gördük bu sekansta. Daha düzayak bir şekilde de olsa flashback sekansları bana MoS’u hatırlattı. Örneğin Hyppolita’nın Diana’ya anlattığı tanrıların hikayesi ve buna eşlik eden animasyonlar, filmin görsel üslubuna güzel bir katkı olmuş. Dövüş koreografileri de gayet iyi kurgulanmıştı, ayarında fantastik ayarında gerçekçi dövüş figürleriyle örneğin alman askerleriyle yapılan sahil savaşı bile yeterince gerçekçi kılınmıştı. Tabii ileride koreografinin bazı yanlışları oldu, yeri geldiğinde konuşuruz.
Tek bir pilotu koca donanmayla kovalayıp bulduğu ilk kıyıya, ‘Ulan destur burası nereden çıktı?’ demeden bodoslama dalan Almanlar olsa da, Steve Trevor’un hikayeye dahli idare ederdi. Madem Steve Trevor dedik, Chris Pine’ın performansını genel olarak bir ele alalım. Chris Pine çok düz kalmış. Her zamanki yakışıklı jön yani. Onun haricinde bir asker ya da casus tavrına çok iyi girememiş. Ancak olay akışı açısından bir misyon adamıydı Trevor, zaten sonunda da bu misyonunu mühürleyerek kendini feda etti, hikayede işlevini çok iyi yerine getirdi. Steve Trevor gerçekten hikayeye ve Diana’nın karakter gelişimine katkısıyla önemli bir karakterdi, keşke dramaturjisine biraz daha çalışsaydı Pine.
 
Sonra bi’ bakıyoruz, bayraklar asılmış. Osmanlı Devleti’ni çok ‘evil’ bir cephede, Almanların kitle imha silahı geliştirici ortakları olarak görüyoruz filmde. Yine de ‘Vay be’ dedik, memnun olduk. Plan belli: çılgın Alman bilim adamı Dr. Poison, Alman bir general güdümünde kimyasal bir kitle imha silahı hazırlıyor. Steve de bu planları çalıp kaçıyor oradan. Sonrası Themyscira, ve Diana’nın ‘tüm savaşları bitirecek savaş’ lafıyla gaza gelip Ares’i durdurmak için Steve ile beraber yola çıkması. Bu arada dünya savaşının arkasında ‘savaş tanrısı’nın olması fikri de normalde duysam yavan gelecek ama filmin içinde ikan edici, hatta gerçekçi bir fikirdi.
Beraber insanların dünyasına döndüklerinde, Diana’nın bu dünyaya bakışını daha ilk anda Londra’yı gördüğünde ‘Burası kirli.’ demesinden anlıyoruz. Evet, gerçekten kirli. Ve Diana insanları tanıdıkça, bize de gitgide daha kirli görünüyor. Bence filmin atmosferi o noktada Diana ile empati yapmamızı kolaylaştırmış, bu da yeri geldiğinde esprisine gülmemizi, kızdığında öfkelenmemizi, hüzünlendiğinde de üzülmemizi sağlıyor. Karakterle çok iyi empati kurabiliyoruz, ki bu da aslında sıkıcı olan bir bölümde bizi filmin içinde tutmayı başarıyor.
Ardından Diana’nın bizim dünyamıza kazandırdıklarını görüyoruz. Lordlar kamarasına ayar vermesi, sekreterliği kölelik olarak nitelemesi, hiç gocunmadan düşman casusları pataklaması… Bunların hepsi Diana’nın karakterini çok iyi anlatan hareketler. Ve filmde bu ufacık detayların bile bir işlev kazanmış olması, Wonder Woman karakterinin DCEU’da çok sağlam ve anlaşılır kurulmasına olanak sağlamış. Savaş konseyi Steve’in geri dönüp silahı yok etmesine izin vermeyince de baş kaldırıp, kendi ‘rogue’ ekiplerini kurarak cephe ötesine geçiyorlar.
Bu ekip toplama olayı bana Captain America’yı hatırlattı: savaşın içindeki her azınlık gruptan birer ‘büyük elçi’ ve al sana görev ekibi. İşlevlerini bile doğru düzgün açıklamaya gerek yok, mesela adamı keskin nişancı diye ekibe aldılar, bir defa bile ateş edemedi. Bu ekip konusunda bir yanlışlık  var ama, senarist mi bir süre sonra ekibin varlığını unutmuş, yoksa kurguda kesilen kısımda mı kalmışlar çok emin olamadım. Biraz taklit, biraz da havada kalmasıyla ekip olayı filmde çok tutmadığım bir yan oldu.
Sonrasında Wonder Woman’ın savaştaki rolünü görüyoruz. Bu noktada yine gözler, başlangıç hikayesinde dünya savaşı olan bir diğer süper kahramana, Captain America’ya dönüyor. Onun da savaşı değiştirmesi ve askerlere ilham kaynağı olarak zaferleri tetiklemesi gibi önemli vasıfları vardı. Tabii önemli bir farkla ki, Wonder Woman bir kadın. Ve açıkçası erkeklerin dünyası olan bu topyekun, kasvetli savaş havasında kırmızı ve mavi giymiş güzel bir kadının böylesine inanılmaz işler yapması ve ordulara liderlik etmesi kontrastı bence çok güzel bir tabloydu. Wonder Woman’ı çekici kılan en önemli unsurlardan biri de bu özelliğiydi zaten ki, savaş atmosferinden faydalanılarak bu beyaz perdeye güzel yansıtılmış.
No Man’s Land’de saldırıya önayak olması ve orduların önünü açmasından sonra, cephenin diğer tarafındaki kasabada yine etkileyici bir şehir savaşı sahnesi vardı. Bu sahnenin genel olarak kurgusunu beğendim, ağırlıklı olarak Wonder Woman üzerinden yürüyen bir sekanstı. Laki dövüş sahnelerinde slow motion’ların gereğinden çok fazla kullanımı bir parça tat kaçırmış. Ve bu slow motion’larda CGI kullanmak gibi bir hareket de yapınca film, olması gerekenden çok daha az etkileyici olmuş bu sahneler. İçerik doğru, ama gösterim tarzı yanlış. Burada yönetmene mi, koreografa mı yoksa görüntü yönetmenine mi fatura çıkarılmalı pek emin değilim. Kombine bir hata olabilir.
Filmin ara villain’larına gelecek olursak, Ludendorff (Danny Huston) klasik Avrupa mitolojisiyle kafayı bozmuş, fakat bu kez Marvel nazileri gibi İskandinav mitolojisi yerine Yunan mitolojisine yönelmiş Alman bir general. Karakter motivasyonunun ne olduğunu tam anlayamadım, sadece savaşı uzatmaya çalışıyor gibiydi. Zaten birkaç kere ‘tozlanıp’ sağı solu dağıttıktan sonra, aslında ele tutulur bir şey yapmadan usulca öldü. Dr. Poison’a (Elena Anaya) gelince, daha iyi işlense enteresan bir karakter olabilirdi. Görünüşü, uzman bir kimyager olması, çalışmalarını Osmanlıca ve Sümerce kodlaması (ne alakaysa) enteresan arka hikayelere işaret etse de, filmde sadece Ludendorff’ için bir ‘eleman’, esas boss’umuz için ise bir ‘argüman’ olmaktan ileri geçemedi. Esas boss’umuz da…
Bu konuda gerçekten ters köşe olduğumu itiraf edeceğim. Çünkü gerçekten, David Thewlis’in canlandırdığı Sir Patrick karakteri gayet nezih, asil ve barış yanlısı bir ihtiyar profilindeydi. Hatta bizim ekibimize ağabeylik yaptı, koltuk çıktı, savaş konseyini karşısına alıp savaşa gitmelerine göz yumdu. Sonra bir baktık, adam Yunan savaş tanrısı Ares’miş. Eh tabii dünya savaşının arkasında onun olmasının da mantıklı bir yanı var. Ancak işte buraya kadar tadında gelen bu sürpriz, düşünülmeden yazılmış bir hareket nedeniyle merdivenden aşağıya yuvarlandı. (Bu arada, Thewlis’i görünce de ‘Aa, Lupin!’ demekten kendimi alamıyorum, kendisi Harry Potter’da en sevdiğim karakterdir.)
Diana Tanrıkatili denen kılıcını kaldırıyor, adama saplamaya çalıştığında ise kılıç pul pul dökülüyor. Nasıl olur falan demeye kalmadan Ares yumurtluyor: ‘Tanrıkatili o değil Diana, sensin!’ Eyvallah ne güzel söyledin ya. Belli ki kız bunu bilmiyor, kılıcı yok olunca hüsrana uğramış, mağlubiyet havasına girmiş, sen tut kıza ‘Yok daha bitmedi, hala bir şansın var.’ de. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Neden bu senaryoyu yazarken karakterlerin nasıl kişiler olduklarını değil, ne yaşanması gerektiğini ön planda tutarsınız ki? Düşünün, binlerce yıl bir dünya savaşı planlayıp bunu gerçekleştirecek kadar zeki birisi, savaşın bu en kritik anında böyle bir çam devirir mi ya? ‘Sen kaybettin, beni asla durduramazsın!’ falan gibi klişelere girseniz bari. Tamam biz de biliyoruz sonunda Wonder Woman’ın kazanacağını ama, bu hareket… ne bileyim, bana çok battı.
Böylece baş aşağı başlayan final savaşı bazı tanıdık manzaralarla gönlümüze de dokunmadı değil. Örneğin, WonderWoman’ın kemendini Ares’e bağladığı sahnede Ares’in Diana’ya gösterdiği hayaller ve onu ikna etmeye çalışması, MoS’deki Zod ve Superman’in ilk karşılaşmasında yaşanan hayal sekansına çok benzerdi. Filmin MoS’le arasında bu tarz paralellikler olması çok hoştu bence. fakat genel olarak o cehennemsi ortamda ateşler içinde yürüyen savaşta Diana’nın Ares’i ‘Hoşçakal kardeşim!’ diyerek uğurlamasına kadar olan dövüş, adeta boks maçı gibiydi. Diana filmin başından itibaren sadece kuvvetli bir savaşçı görünümündeyken, sonunda birden böyle ‘tanrısal’ bir savaşa girmesi de aslında tadında olan filmin temposuna aceleye gelmiş gibi duran bir final yaptırmış, biraz tat kaçırdı bu da.
Sonuç olarak; MoS’in bir tık altında, BvS’nin fersah fersah üstünde bir filmdi Wonder Woman. Bir puan vermem gerekirse, on üzerinden altı buçuk derim, zira MoS için bu puan bende yedidir. fakat yine de DCEU’nun olağanüstü bir manevra yapıp kendini kurtardığını düşünmüyorum, Justice League’in derhal MoS seviyesinin üstüne çıkması ve bize gerçekten iyi bir şeyler sunması gerekiyor. Yoksa BvS ve Suicide Squad’ın ayıpları çok örtülecek gibi değil yani.