Cuma, Nisan 27

İnceleme: Stranger Things 2

Popüler kültüre müthiş referansları, müzikleri ve görselliğiyle müthiş 80’ler dokusu ile Stephen King’in mirasına belki de en büyük saygı duruşunun eseri olan mucizevi eser geri döndü!

Zaten heyecanlıydık, bir de şöyle çılgın PR’larla neşemiz yerine gelmesin mi?

İlk sezonda neyini beğendik? Aslına bakılırsa, Stranger Things hiç şüphe ve ön yargıyla yapılan bir iş olmadı. Aksine ilgi ve merak doğurdu, çünkü Netflix orijinal yapımlarının olayı budur. İnsanlar kolayca kredi açarlar, üstüne para ödemişlerdir çünkü. İlginç bulurlar, farklı ve deneysel işleri görme bilincine sahip oldukları için o platformu tercih etmişlerdir. Yani zaten hevesli ve bilinçli bir izleyicisi vardır bu yapımların. Biz geek’ler gibi.

Bir de üstüne son birkaç yılda olduğu gibi Netflix bu ilgi ve teveccühün hakkını veren eserler üretince tabii bu beklenti gün be gün katlandı, Netflix sınırlarını aştı. Bugün bu durumun Narcos gibi, Ozark gibi, House of Cards gibi, Daredevil ve Defenders gibi, hatta güncel olarak Mindhunter ve Star Trek: Discovery gibi sürüyle örneğini saymak mümkün. Stranger Things de bunlardan biri.

İlk sezonda bu diziye beni en çok çeken ne olmuştu? Ne müzikleri, ne geek damarımızı kabartan ve bu alt-kültürün temelini teşkil eden 80’lerin popüler bilimli, PRG’li dünyaları da değil, hatta bariz Stephen King esintisi fantastik-bilim kurgu- korku karışımı hikayesi bile değil. Ama karakterleri. Oyuncuları. Aralarındaki ilişkiler. O kadar tatlılar ki! Yani, baksanıza şu ekibe bi…

Ana karakterlerimiz çocukların ekibi olsa da, gençler ve yetişkinler ekipleri de harika dinamiklere sahip. Özellikle bu çocukların çoğunun henüz ilk oyunculuk tecrübeleri olduğunu ifade edersek, ortaya koydukları performansın ne kadar etkileyici olduğu şüphe götürmez bir gerçek halini alıyor. Bu projeye inanan şu iki ismin emeği, kurulan bu harika ekip dinamiğinde olduğu gibi, hem yönetip hem de kaleme aldıkları hikayelerinin başarısında da kendini net gösterdi.

Matt ve Ross Duffer kardeşler. Kariyerlerine yine kendileri yazıp yönettikleri kısa korku filmleriyle başlayan Duffer biraderlerin yalnızca bir uzun metrajda imzası var. Efsaneye göre bu ikilinin Stranger Things’e start vermeleri, bir başka projeden ret almalarıyla mümkün olmuş. O proje de, bu sene vizyona girmiş olan IT’in remake’inden başkası değil.

Oradan ret cevabını alan ikili, dijitale bir dizi projesi hazırlamaya karar vermiş ve Netflix’e bir teklif götürmüşler. Sonuçta… Bugün buradayız.

Şimdi, efsanenin kaynağı ve ufak bir recap’den sonra, ikinci sezona geçelim. Önce kabaca bir plotumuza bakalım.

Olayların üzerinden bir yıl geçmiş, Hawkins’de bütün karmaşaya dahil olan ahalinin hayatı o günden sonra asla eskisi gibi olmamıştır. Özellikle Will, Jonathan ve Joyce Byres’ın… Yaklaşan cadılar bayramı hazırlıklarıyla bizim ekip yine seferber olmuş, Will’e geçmişte olan tatsız olayları unutturma çabasındadır. Derken mahalleye ve ekibe yeni bir üye dahil oluyor. Eleven tekrar ortaya çıkıyor, ve eski bir düşman daha kapsamlı ve daha büyük bir tehdit olarak geri dönüyor.

Şimdi yeni durumlara bir göz atalım başlıklar halinde, oradan incelememizi detaylandıralım. unutmayın, yazımız SPOILER içeriri!

Yeni İlişkiler

Bildiğimiz ve sevdiğimiz karakterler arasında yeni dinamikler kuruluyor olması bu sezona dair çok hoş detaylardı. Geçtiğimiz sezonda etkileyici şekilde bir araya gelen yetişkinler, gençler ve çocuklar takımı sonrası, pek çok dostluk kurulmuştu. Bu sezon da çok güzel yeni dinamiklerin kuruluşunu izledik. yukarıdaki fotoğrafı alıntıladım, çünkü bu sezonun belki en ilginç yakınlaşması Dustin ve Steven arasındaki ağabey-kardeş ilişkisiydi. Özellikle son üç bölümde Lucas, Mike ve yeni karakterimiz Max’in de bu ikiliye dahil olmasıyla, çok keyifli bir süreç başladı benim için. Belki bu sezonun en keyifli yan hikayesi bu olabilir. Gerçekten.

Bir diğer yeni bir araya gelmiş ve benim için sürpriz, bir o kadar da keyif veren yakınlaşma Eleven ve Hopper’ın yeni baba-kız ilişkisi. Sezon sonunda kızı resmen nüfusuna da aldı, her ne kadar başlangıçtaki sert çıkışları ve tepkilerine anlam veremesem de sonrasında beni bu tavırların kaybetme korkusundan ileri geldiğine inandırdılar. Ve Hopper benim bu dizide sevdiğim bir karakter, David Harbour gerçekten usta işi bir oyunculuk sergilemişti bu karakterle ve ilk sezonun en beklenmedik iki başarılı performansından birini ortaya koymuştu. Diğeri de tabii ki Eleven’dı, dolayısıyla bu ikisi arasında yeni gelişen durum hakikaten keyif verici.

Yine Joyce ve Hopper arasındaki dostluğun, hatta Hopper ve Will arasındaki dostluğun, hatta çok kısa süre de olsa Mike ve Hopper arasındaki dostluğun ilerleyişini görmek, Hopper’ın giderek kendisine alışılan bir lidere dönüşmesi beni ihya etti. Dediğim gibi, Hopper’ı sevdiğimden belki de.

11’in Geçmişi

Her ne kadar biraz gereksiz görsem de, birkaç bölüm ara ara ve bir bölümün tamamında ilerleyen bir yan hikayede Eleven’ın (Jane’in) kendi hayat hikayesine tanık olduk. Önce annesini, sonra Hawkins Lab’da beraber özel yetenekler kazandığı kız kardeşini buldu. Aslında ilk bölümün açılış sahnesi bu kız kardeş yani 8’le alakalı olunca, onun hikayede daha önemli bir rolü olacağını hissediyorsunuz oysa öyle olmuyor. Eleven’ın annesini buluşu ve ondan hikayesini öğrenişi de… Eh, sadece bu kız kimdir, necidir sorularını cevaplamış oldu. 8’i bulduğunda ona ve çetesine katılması ise, aslında ucu hiçbir yere varmayan bir hikayeydi. Sanırım bu sezona dair tek negatif yorumum da bu olabilir; bu yan hikayenin gereksiz oluşu.

Diğer tarafta Hawkins’de insanlar canıyla cebelleşirken, gerçekten gerilim ve merak dolu yan hikayeler akarken, bizim Eleven Amerika’ları keşfediyordu. Açıkçası beni çok da enterese etmedi. Eleven’a bir karakter derinliği katmaya çalıştıklarını anlayabiliyorum ama, onun geçmişi esrarengiz iken daha ilginç bir karakter değil miydi? Biz bilmemiz gerekn her şeyi öğrenmiştik ilk sezonda onunla alakalı. Bu kadarını, süre doldurmak adına bir çaba olarak görüyorum. Zaten sezonun on değil de dokuz bölüm oluşu, süre doldurma kısmında bir takım sıkıntılar çıktığını gösterir nitelikte. hem de bunca ilginç yeni karakterler ve yeni ilişkiler gelişmeye başlamışken.

Yeni Karakterler

Dizimizin bu sezon, üç önemli yeni karakteri var: Sadie Sink tarafından canlandırılan, ekibimizin yepyeni dünyalar tatlısı kızılı ‘Mad Max’ (nick’i de çok hoş), üvey ağabeyi liseli tayfanın yeni bully’si Steven’ın can düşmanı Billy ve joyce’un erkek arkadaşı, yüzümüzde hoş bir tebessüm oluşturan Sean Astin ağabeyimiz tarafından canlandırılan Bob Newby karakteri.

Max, bu tür gençlik dizilerinin olmazsa olmazı, tam bir Amerikan klişesi ‘new girl in town’ misyonunu üstleniyor. Gelir gelmez Dustin ve Lucas’ı kendine hayran ediyor, sonra da Mike’ın tüm itirazlarına rağmen ekibe dahil oluyor. Ki bu da normal, ilk sezonda açıkça ekibin lideri olan ve önemli bir misyon üstlenen dizinin ana karakteri olan Mike, bu sezon yalnızca eleven’ın yokluğuna saplanmış silik bir tip izlenimindeydi. Çok az yerde gerçek manada liderliğini gördük; şeker toplarken Will’e sahip çıkması, tesiste ve evdeki sahnelerde onlara danışmanlık yapması gibi. yine de geçen sezona nazaran çok daha pasif olduğunu hissettim, ki bu da bir parça can sıkıcıydı bana kalırsa. örneğin bu sezonun en aktif figürlerinden biri olan Dustin ondan çok daha ön plandaydı. Her ne kadar Dustin’i sevsem de dengelerin bu kadar değişmesi hoş bir şey mi emin olamıyorum. Max de o dengeleri değiştiren isimlerden biriydi, bana kalırsa hala rüştünü ispatlayamadı ve ekipte fazlalık gibi duruyor.

Öte taraftan üvey ağabeyi Bill, sorumsuz ve belalı tip olarak okula gelip Steven’ın egemenliğini sarsarak ona çok önemli bir rakip oldu. Bu sezonun bir diğer parlayan yıldızı olan Steven’ın karakter gelişiminde bence önemli bir rol oynadı. Zira ilk sezonda okulun belalı ve züppe tipi imajındaki Steve, bu sezon başta Nancy’nin onu terk etmesi, sonra da Billy’nin ortaya çıkışıyla sarsılan özgüveni yüzünden, çocukların ekibine dahil olup onlara ağabeylik yapan, kendi ifadesiyle ‘içinden bebek bakıcısı çıkan’ ve benim çok daha sevdiğim bir Steve’e dönüşerek bence muhteşem bir karakter gelişimi gösterdi. Cool olmak budur.

Bob ise… Çok tatlı, özverili ve naif bir karakterdi. Adeta Sam Gamgee, Stranger Things evreninde reenkarne olmuş da onu izliyoruz. Geek, becerikli, iyi bir erkek arkadaş ve ilgili bir baba modeli. Tam evlenilecek adam. Ölüşü bence çok trajikti, daha nice defa ona bakıp ‘Vay be Sam, yıllar geçti senin o güzel yüreğin baki kaldı, helal olsun sana!’ diye kendimi dolduruşa getirebilmek isterdim. Bu arada Sean Astin, kariyerine bir Spielberg filminde çocuk oyuncu olarak başlamış, hatta bir dönemin meşhur çocuk oyuncularından. Tabii kendisi 1971 doğumlu olduğundan, bunu benim jenerasyonum ve sonrasının hatırlaması pek mümkün değil. Olsun. biz onu Shire’lı Samwise Gamgee olarak tanıdık,, sevdik. Candır.

Soluk soluğa bir final bölümünden  sonra, bir sezonun daha sonuna geldik. Dizi tabii ki üçüncü sezon onayını aldı, zaten bunu finalde de ima ettiler. Fakat şimdiden sonra, özellikle Upside Down ile aramızdaki portal tamamen kapanmışken ve Hawkins Lab faaliyetlerini sonlandırmışken, hayalet canavarımız dünyamızı nasıl tehdt edecek? En önemlisi bunu neden yapıyor? Hatta bu canavar tam olarak ne? Bütün bu sorularla, bir sonraki sezona kadar şu yüz ifadesiyle bekliyor olacağız. Sonraki sezonun incelemesinde görüşmek üzere!