Cuma, Haziran 22

İnceleme: Mindhunter – Suçlu olunur mu, doğulur mu?

Soğuk bir geceden hepinize merhaba diyoruz sayın
ziyaretçilerimiz, bugün sizlerle en az Prag’daki hava kadar soğukbir konuya değineceğiz. Hazırsanız tabi.. “Prag ne alaka lan?” dediğinizi duyar gibiyim. Kriminal Psikoloji adına en önemli araştırmaların ve değerlendirmelerin yapıldığı, Avrupa’nın istatistiki olarak en az suç oranının işlendiği, psikolojik araştırmaların en etkin olduğu şehir olan Pra- şaka şaka palavra hepsi, Prag’a taşındım da ben g*tüm donuyor afedersiniz. Konumuz Netflix’in son çıkan serilerinden Mindhunter dizisi. Öncelikle ismiyle oldukça ilgimi çeken bir dizi olmasının yanı sıra, çok beğendiğim bir dizi olmasının sebeplerini ilerleyen dakikalarda öğreneceksiniz. Bana sorarsanız, bir dizinin gerekliliklerinden biri de, çekici ve izleyiciye hitap eden bir başlığa sahip olmasıdır. Sizi bilmem ama, eskiden çok boş vakti olan bir insan olarak mutlaka yabancı diziler listesi açar ve orada ilgimi çeken isimlere tıklayarak kendime dizi seçerdim. Ey gidi güzel günler… Şimdi okul kütüphane yurt bermuda üçgeninden kurtulamıyorum ki bir şeyler izleyip kendime geleyim, ama aralara bir iki bölüm sıkıştırdık tabi uykumuzdan taviz vererek.. Her şey sizin için 🙂 Kesinlikle kendi zevkimden izlemedim, yalan. Başlığın öneminden ve çekici olması gerektiğinden bahsettim ve önemini vurguladım ancak, en önemli noktaya gelecek olursak; bir dizi kesinlikle başlığını doldurmalı. Adının hakkını veren bir seri olması son derece önem arz ediyor. Neyse ki Mindhunter beni seçtiğime pişman eden bir dizi olmadı. Değerli vaktimi boşa harcadım demedim mesela. Zaten bu tarz konulara merakı olan ve seri katiller üzerine belki de onlarca araştırma yapmış biri olarak, beni tatmin eden bir dizi oldu. Daha önce lise dönemimde cezaevi infaz memurlarının biyopsikososyal durumunu araştırmak için yaptığım projede hocalarıma çaktırmadan röportaj sırasında ceza infaz memurlarına cinayet işleyen kişilerle ilgili özel sorular yöneltmiş biriyim, benden ilgisiz olmamı beklemeyin.-too much information- Yahu dizide,izlediğimde “şaka yapıyosoon” tepkisi verdiğim Edmund Kemper bile var daha nolsun? Haksız mıyım?

Son zamanlarda, hatta son 10 yılda üzerine oldukça düşülen seri katiller ve suç dehaları artık endüstride alışılageldik bir konu olmasına rağmen hala canlılığını sürdürebilmekte ve bunu bize Mindhunter kanıtlıyor. Dexter ve Hannibal gibi katillere bir sempati beslemenizi sağlayacak türden bir dizi değil. Yapılanlardan çok, neden yapıldığına odaklanan ve olayın köküne inen, seri katillerin düşünce yapısına daha yakından bakmamızı sağlayan araştırmacı bir yapısı var dizinin. Benim hoşuma giden tarafı bu oldu, çünkü yıllardır merak ettiğim noktalara parmak basan, üzerinde duran bir senaryosu var. Düşünürseniz bir insanı katil olmaya iten şeyler, oldukça basit gibi geliyor olabilir. Öfke, aşağılanma hissi, yetersizlik hissi vs. isterseniz bir ton olumsuz his ekleyebilirsiniz, ancak bu hisleri paylaşan tek kişiler katiller değil, eğer bunlara dayanacak olursak hepimiz potansiyel birer katiliz demektir. Ancak içinizden birine sorsak, değil birini öldürmek, kan görmeye dayanmayanlarınız bile vardır. Öyleyse bir katil olmanın arkasında binlerce alt etken ve tetikleyici var demektir. Diğer bir deyişle “stresser”. Dizi de olayın arka yüzünü araştırdığı için benden bu konuda tam not alıyor. Ayrıca diziye konuk olan bir çok katilin arka hikayesini de incelikle işlemişler. Konu dağılımı ve bölüm başına izleyiciye verilmek istenen her şey tam manasıyla yerinde ve yeterliydi. Aynı zamanda katiller ve ana kahramanın kişisel yaşamına ayrılan vakit oldukça dengeliydi diyebilirim.

Konumuz şöyle; yaşı oldukça genç olan FBI ajanı Holden Ford, Kriminal Psikoloji ve Davranışlar üzerine ders veren birisi. Kendisini, insanları cinayet işlemeye iten düşüncelerin ne olduğu ve bunların kaynağını araştırmaya adamış olan Holden, öğrendiklerini olabildiğince öğrencisine aktarıyor ki, olayları geçici olarak çözmek yerine en az zararı vererek kökünden çözebilelim. Ancak tabi ki kime bu elemanı takmıyor. Çünkü neredeyse tüm büroda “Sen sus, silahın konuşsun.” psikolojisi var. Bunca saha eğitimini boşuna mı aldım ben tabi kullanıcam şekerim, haksız mıyım? Bal gibi de haksızım. Misal sürekli grip oluyorsunuz diyelim. Gittiğinizde size neyin var diye sorduğunda gribim cevabını alıp direkt ilaç yazıp gönderen doktoru mu tercih edersiniz yoksa, yeteri kadar düzgün besleniyor musun, alerjin var mı, son zamanlarda stresli misin, bu hastalığı tetikleyen sebepler nelerdir, bu kadar sık hasta olmanın nedeni ne şeklinde seni muayene ederek olayın köküne inmeye çalışan ve sorunu kalıcı olarak ortadan kaldırmaya çalışan doktoru mu tercih edersiniz? İlki diyorsanız, salaksınız. Kusura bakmayın demiyorum, bakın çünkü banane. İşte Holden’ın da amacı bu. Olayın köküne inmek ve cinayet oranını azaltmak. Bunun için tesadüfen karşılaştığı “ride or die”ı Bill Tench ile, Road School dediğimiz bir projeye dahil oluyor. Ülke genelinde eyalet eyalet, şehir şehir dolaşıp karakollarda ders veren bu ikili, kendilerini bu şehirlerde yaşanan cinayet davalarını araştırırken buluyor, ve hatta burada kalmayıp, ellerine geçen bir fırsat ile, onları daha iyi anlamak açısından seri katillerle röportaj yapmaya başlıyorlar. Tabi ilk başlarda masa altından yürütülen bu proje, olur olmaz müdürün kulağına gidiyor ve zar zor da olsa ikna edebildikleri müdürleri onlara projeyi devam ettirebileceklerini söylüyor ancak tek bir şartla; olay masa altında kalmaya devam edecek. Zamanla ilerleyen ve verim elde ettikleri bu proje takıma yeni katılan Dr. Wendy Carr’ın bir eylemi sonucu maalesef(!) duyuluyor ve sanılanın aksine oldukça fazla ilgi topluyor. Birden bire, desteksiz ve tamamıyla kendi imkanlarıyla bir şeyler yapmaya çalışan küçük ekibimizin, oldukça yüklü bir meblağ bütçesi ve projeden geri dönüş bekleyen rütbeli koltukları oluyor. Ancak ne yazık ki bu aynı zamanda üzerlerine yüklenen baskının artması ve yaptıkları her hareketin inceleneceği anlamına geliyor. Zaten başlarına örülen çorap da bunun bir sonucu.

Karakterlere gelirsek tabiki önceliğimiz, Holden Ford. Kendisi egosu yerinde ama aynı zamanda olduça hassas olan manipüle edilmesi çok kolay olan fakat kendisi bunun farkına varamayan bir karakter. İnsanlara, kendi bakış açısından kaynaklanan, “siz olayları benim perspektifimden göremiyorsunuz, ben daha geniş bir açıdan bakıyorum.” mantığıyla yaklaşıp biraz tepeden bakan bir abimiz. Ancak bir noktaya kadar haklı diyebiliriz. Farklı bir düşünce yapısına sahip olması onu gerçekten de özel kılıyor ve bana sorarsanız egosu rahatsız edecek bir derecede de sayılmaz. Çoğu insan katil denince, direkt olarak kendine bir mesafe koyarak katile karşı duyulabilecek herhangi bir sempati veya empatiyi yanlış anlamaya eğilim gösterebiliyor. Bunun sebebi, sonuçlara odaklanmaları, ancak Holden, onların aksine nedenlere odaklanarak olayların kökünü araştırmaya odaklanmış bir karakter, bu yolda da aklına gelebilecek her şeyi kullanıyor, riski ne olursa olsun. İnsanların katillere karşı duymaya korktuğu empati duygusunun aslında sorusunun cevabına giden ana yollardan biri olduğunun farkında bir karakter. Onları daha iyi tanımak için yaklaması gerektiğinin farkında ve ateşe ne kadar yaklaşırsa o kadar yanacağının da farkında ancak bu  riski hiç korkmadan alabiliyor. Tabi bu kadar hedefe odaklanmak da zararlı, bir nevi at gözlüğü takmak gibi düşünebilirsiniz. İşte tam burada olaya Bill Tench dahil oluyor. Sonuçta her çaylağın bir akıl hocası olmalı haksız mıyım? Jim Gordon’ın Harvey Bullock’u gibi düşünün kendilerini. Ama daha az içeni. Yani bu partner işi biraz klişe evet ama birinin iyi polis-kötü polis meselesine el atması gerekiyor haksız mıyım? Bill Tench, tecrübesi ve zekasıyla aklımda bir profil oluştudu aslında. En çok saygı duyduğum karakterlerden biri diyebilirim. Holden ne kadar tez canlı ve hevesliyse, Bill de o kadar ayağı yere sağlam basan ve realist bir karakter diyebiliriz. Aralarındaki bu uyumu görmemek imkansız, birbirlerini harika bir şekilde dengeliyorlar. Kendi içerisinde sorunlar yaşayan Bill, basınç dengeleyici görevi görüyor resmen. Aynı zamanda kendi hayatındaki basıncı da dengelemesi gereken, iş ve aile hayatının çizgilerini koruması gereken bir karakter. Hal böyle olunca, üzerindeki baskı çok büyük olan birisiyle karşılaşıyoruz. Tecrübesinin bu kadar derin olmasına şaşmamalı. Ancak Bill’den de çok saygı duyduğum ve sevdiğim bir karakter varsa, o da Wendy’dir. Bu kadar olaya hakim ve oturmuş bir karakterle karşılaşmak gerçekten hayret uyandırıcı. Keskin zekası ve olaylara, Holden’a bile “Ben bunu niye düşünemedim?” dedirtecek bir açıdan yaklaşması, uzmanlığı, genç yaşına rağmen sahip olduğu tecrübesi insanı kendisine hayran bırakmaya yetiyor. Kim güçlü bir kadın figürünü sevmez ki? Sizi bilmem ama, bu dizinin yapımcıları oldukça seviyor, lakin tek güçlü kadın karakterimiz Wendy değil. *Drum Rolls* Debbie! Zeki, sert, mesafeli ve kendini bazı şeylere sıkıca adamış olmasına rağmen bunu aslında hiç de öyle değilmiş de gayet casual takılıyormuş gibi gösteren bir karakter. Holden’ın yavuklusu. -Spoiler alert- Barda tanışıp “seni anamla tanıştırcam şunu dersen seni daha çok sever.” seviyesine getirebileceğiniz türden bir insan gibi durmuyor kendileri ama naparsın. Dizide çoğu zaman Holden’a yardımı dokunuyor. Holden’ın o anda üzerinde çalıştığı davalar olsun, kendi içinde yaşadığı çatışmalar olsun, ne gelirse aklına ilk gittiği kişi hep Debbie. Tabi bu fikri kendisine Bill veriyor. “Birdaha böyle bir sorunun olduğunda telefonu kaldır ve kız arkadaşına anlat.” tercümesi; seninle mi uğraşıcam lan ben olan bu cümle aslında hem Bill hem de Holden’a ve ortak projelerine katkı sağlayacak olan bir çok düşüncenin kaynağı haline geliyor. Bu iki karakterin birbirleriyle olan ilişkileri çok ilginç, ancak sonuç tam da beklediğim gibi oluyor. Aradaki yaş farkı ve aslında birbirlerinden çok farklı iki insan olmaları sebebiyle, senaryoya yakışıklı ve esas kız(!) ile aynı ilgi alanlarına sahip bir gencin dahil olması birleşince, kızımız artık dayanamıyor. “Sorun sende değil Holden, senaristte.” Yok yok bence ilişki çok yerli başladı, çok yerli de bitti. Hatta belki sorun bende de olabilir, çok bilemedim şuan. Hatta ben Holden’ı Wendy ile shipliyorum her ne kadar Wendy başka sularda yüzse de gayet güzel bir ilişki olabilir diye düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, homofobik değiliz ancak umuyoruz Wendy ablamız biseksüel çıkar. *Oğuzhan Uğur sesi* “Ne?!” -Bu arada izlemediyseniz kendinize bir iyilik yapıp YouTube’a Oğuzhan Uğur yazıp videolarını izleyin-

Hikayemize dahil olan diğer karakterlere biraz göz atalım, final sahnesinde hepimize ecel terleri döktürmüş olan ponçik ayıcığımız, nedense bana Happy Tree Friends’i hatırlatan, Ed Kemper’a gelecek olursak, çok güzel yansıtılmış. Ed Kemper öncelikle kimdir, neyin nesidir bir üstünden geçelim. Kendisi 60-70li yıllarda ün yapmış, işlediği bir çok cinayet ve daha da önemlisi cinayetleri işleme şekli ile tanınan bir seri katil. İncelenecek olursa aslında oldukça spesifik ve sterotip bir seri katil özelliklerine sahip diyebiliriz. Özet geçelim, kötü bir aile geçmişi, anne-baba arasında yaşanan çatışmalar ve tartışmalar sonucu resimden ayrılan bir baba, bu ayrılmanın hıncının çocuklarından *bu durumda özellikle yaş olarak en uygunu olması nedeniyle talihlimiz ed* çıkaran bir anne, terkedilmişlik ve dışlanmışlık hissi, yetersizlik hissi vs vs bunları bir araya getirdiğimizde tabiki sağlıklı bir bireyin yetişmesini bekleyemeyiz değil mi? Herneyse, kriminal yaşamına ilk adımı daha çocuk yaşta atan Ed, 14 yaşında iken bir çok hırsızlığa ve hatta bir tecavüz vakasına karışmıştı bile. İlk cinayetini, 15 yaşında anneannesini bir tartışma sonucu,  *yanılmıyorsam* pompalı tüfekle kafasından bir kere vurduktan sonra sırtından da iki kere vurarak ve hıncını alamayıp, üzerine bir de eline geçirdiği mutfak bıçağıyla gövde kısmından bıçaklayarak gerçekleştirmişti. Daha sonra, henüz 15 yaşında olmasına rağmen oldukça iri ve yapılı olmasının getirdiği avantajla anneannesinin cesedini odasına götürdü ve o sırada market alışverişine gitmiş olan dedesinin eve dönmesiyle, dedesini de garajın önünde vurarak ikinci cinayetini işlemiş oldu. Sonrasında da şaşırtıcı değil aslında ama annesini aradı. “Anne, sana bir şey diycem ama kızma tamam mı? Söz mü? Bak söz ver söylicem…” falan gibi bir şey beklememeliyiz ama, annesine anneannesi ve dedisini öldürdüğünü söyledi. Uzun uğraşlar sonucu oğlunu polisi arayıp kendini teslim etmesi gerektiğine inandıran annesi sayesinde, oğlu yaşı nedeniyle içeri alınmak yerine rehabilitasyona gönderildi. Cinayetlerle ilgili ilk açıklaması da şöyle; “Sadece anneannemi öldürmenin nasıl bir his olacağını merak etmiştim.” Neyse ki President of the US olmanın nasıl bir şey olduğunu merak etmemiş yoksa hepimiz b*ku yemiştik. Onu da yapardı bu ayı. IQ’su 145 olarak ölçülen bu soğukkanlı katil, rehab’den çıktığınd 18 yaşındaydı ve annesinin eyalet üniversitesinde çalışması nedeniyle hem bir arabaya hem de evde geçirebileceği bolca boş vakite sahipti. Sapık dürtülerine sahip çıkamayan bu eminegiydiğim, üniversiteye hatta liseye giden onlarca kızı önce acı çektirerek öldrmüş daha sonra da tecavüz etmiştir. Hatta sadece nekrofili olmak yetmiyor, burada öyle iğrenç bir insandan bahsediyoruz ki, Ed Kemper 25 yaşındayken annesini gece uykusunda öldürerek kafasını koparmış ve “Eygptian Rape” olarak bilinen oral yol ile tecavüz olayına girişmiş (evet, annesinin başı koparılmışken oluyor bu) ve yetmezmiş gibi bedenine de tecavüz etmiştir. Irrumatio(egyptian rape) olayını sadece annesi üzerinde değil, bir çok kurbanı üzerinde uygulamış ve konuyla ilgili olarak da “Bütün önemli organlar kafadadır, bilirsiniz, beyin, gözler, ağız..” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Annesine yaptıkları bununla da kalmamış, annesinin kafasını duvara asarak ona yaklaşık iki saat civarı bağırarak küfürler yağdırdığını ve dart oynadığını itiraf etmiştir. O gecenin ilerleyen saatlerinde, annesinin bedenine de tecavüz etikten sonra dolabına saklamış ve annesinin en yaın arkadaşını çağırarak aynı rutini kendisi ile de sergilemiştir. Daha sonra annesinin yakın arkadaşının arabsına binerek şehir dğiştirmiş ve saatlerce televizyonda haberlere çıkmayı beklemiştir ancak hiç bir haber göremeyince polisi arayıp kendini ihbar etmiş ve yerini belirtmiştir. Şöyle ki, polis onu ciddiye almayınca arasının iyi olduğu bir polise itirafta bulunup önceki davalardan bilgi vermiş ve katil olduğunu kanıtlamıştır. Bu denli ilginç ve maalesef iğrenç olaylarla nam salmış bir seri katili konu olarak seçmek, risk ister. Çünkü ana karakterimiz, pozisyonu gereği seri katillere empati duymak zorunda, ancak bazen bu çizgi semaptiye kadar da ulaşabiliyor. Öyle ki ilk başlarda hadi anlamayacak kadar kalınsanız da son bölümde anlayabileceğiniz üzere, elinde olmadan bu insanlara sürüklenen ve kendini bir türlü geri çekemeyen birisi Holden Ford. Bizi zorlayan bir konuya sahipler. Lakin bazı şeyleri direkt önümüze sunmak yerine, biz izleyicieri de düşnmeye ve empati kurmaya iten bir yapım bu. Beni sevindiren de tam olarak bu. Yatağa yayılıp, ekrana boş boş bakan bir izleyici kitlesi değil, düşünen kendini olaylara dahil hisseden ve psikolojiyi anlamaya çalışan bir izleyici kitlesi elde etmek istemişler. Çünkü ögeleri altın tepsiyle önüne sunmuyorlar, düşünen izleyici istiyorlar, bu yüzden de çok ses getiren hatta reklamı için belli başlı bir bütçe ayrılan bir yapım da değil bu. Netflix Mindhunter için neredeyse hiç reklam bütçesi ayırmadı bile, öngösterimlerde de sadece iki bölüm izletilmiş olması bunu kanıtlar durumda. Risk almılar ancak iyiki almışlar. Ben çok memnun kaldım. Puanlandırma yapmayacağım ben kritikçi değilim, sadece ekran karşısına geçip bir şeyler saçmalıyor ve yorum yapıyorum kendi çapımda. Katılabilir veya karşı çıkabilirsiniz, hep demişimdir herkesin görüşü farklı olabilir, hatta farklı görüşler olmalıdır, çünkü ne de olsa muhalefet olmadan iktidar parti sadece bir diktatördür. Farklı görüşler olmasa doğruluğun tartışılması oldukça güç olurdu ve hatalarımızı farkedemezdik. Bu nedenle yorumlarınız bizler için değerli. Siz Mindhunter hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce de iyi bir seri miydi yoksa sizin ilginizi yeterince çekemedi mi? Geri dönüşlerinizi bekliyorum. Sağlıcakla ve özellikle de sıcakla kalın. Malum bu yazıda soğuktan hastalıktan vs çok bahsettik, aman diyelim 😀 Kendinize dikkat edin gençler, siz bize lazımsınız.