Çarşamba, Mayıs 23

İnceleme: Guardians of the Galaxy Vol.2 (Spoilerlı)

Evrenin en lakayt koruyucuları geri döndü! Geçtiğimiz günlerde basın gösteriminden ön izlenimleri paylaşmıştık; e haliyle filmi görenler için de bu spoilerlı yazımızda bu kadar eğlenceli bir yapımı enine boyuna konuşmadan geçmek olmazdı. Anahtar sözcüklerle ana fikri verdikten sonra, filmi henüz görmemiş arkadaşlar için çok kısa bahsedelim, ardından da balıklama dalalım filmin dünyasına.

Filmden neler bekleyin? İlk evvela; kesinlikle eğlence! Bu filmde güleceksiniz, ‘Ay çok şekeeer!’ diyeceksiniz. Kimi zaman da duygulanacaksınız; tüyler dikene olacak. Film sizi bir şekilde bu mevzuların içine çok iyi dahil ediyor, aşağıda da detaylarını vereceğimiz üzere. Ha ama bu filmden öyle hayatın nedeni, varlığın amacı gibi derin derin tezler, mesajlar bekliyorsanız eliniz boş döneceksiniz, orası net. Gidin, bol kahkahalı bir iki saat geçirin ve yüzünüzde bir tebessümle salondan çıkın. Naçizane tavsiyemiz bu yöndedir.

Dilerseniz artık spoilerlı incelememize başlayalım.

Film, fragmanda da bir kısmını gördüğümüz devasa bir galaktik canavarla verilen savaşın ortasında açılıyor. Adamımız Rocket ses sistemini kurmuş, ‘Ver coşkuyu kolonlar inlesin’ diyor ve hep beraber atılıyorlar canavarın üzerine. Bu sırada Baby Groot hoplaya zıplaya gezerken takımın geri kalanı tarumar oluyor, biz de creditleri takip ediyoruz. Bir açılış sekansı olarak gayet eğlenceli. Baby Groot ilk saniyeden misyonunu yerine getirmeye başlıyor anlayacağınız.

Ardından bu gezegene gelme sebepleri anlaşılıyor: kendilerini savunmak için askerlerinin bile canını feda edemeyecek kadar kibirli bir uzaylı ırkı olan Sovereign’lıların onlara bir görev vermesi ve karşılığını da tanıdık bir sima ile ödemesi: yani Nebula’yla. Oraya Sovereign’lılar için çok önemli bir şey çalmaya gelen Nebula tutuklanıp alıkonulmuş. Tabii onun yapamadığını Rocket yapınca zaten burnu Kaf gezegeninde olan altın başrahibe Ayesha fıttırıyor, bütün filoyu bizimkilerin arkasından gönderiyor. Onlar da mucizevi şekilde ‘kurtarılıp’ en yakın gezegene çakılıyorlar.

Ve kurtarıcıları gökten iner gibi beliriyor: Peter’ın babası Ego. Adam şu ilk filmde gördüğümüz antik göksel varlıklardan biri, esas itibariyle sadece bir bilinci olan bir beyin olsa da zaman içinde maddeyi kontrol ederek kendine bir gezegen (Ego The Living Planet) ve vücutlar üretmeyi başarmış. E Peter’ın da ezel ebed bir baba hasreti var tabii -David Hasslehoff hikayesi- adam da bunu kullanıp oğluna diyor ki ‘Gel, seni memlekete götüreyim. Bi toprak kokusu al.’ Yine de türlü tereddüt yaşayı -salondaki herkes gibi- ona güvenemeyeceğini anlayan Peter, Gamora’nın tavsiyesiyle bu teklifi kabul edip Drax ve onunla beraber Ego’nun gezegenine gitmeyi kabul ediyor.

Burada Peter ve Ego’nun küçük baba-oğul ilişkileriyle beraber ufak yan hikayeler de görüyoruz- mesela Yondu. Yondu uzayda bir gezegende tayfasıyla beraber çılgın partiler veriyor. Ardından aslında orada olmasının sebebinin çok başka olduğunu görüyoruz: Stallone’nin canlandırdığı, Yağmacılar’ın gerçek lideri ve orijinal Guardians ekibinin de üyelerinden olan Stakar Ogord ile görüşüp, çocuk ticareti yaptığı için kendini affettirmek. Stallone’nin rolü bence çok kısa da olsa çok tadındaydı yani adam gerçekten uymuş bu evrene. Ümit ederim üçüncü filmde onu daha çok görürüz. Zaten Ving Rhames ile Charlie-27, Martinex gibi karakterlerin gelişi de üçüncü filmin o yöne gideceğinin bence önemli bir göstergesi.

Bu arada Yondu, düştükleri yerde kalan Groot, Rocket ve Nebula’yı ele geçirmeyi başarıyor fakat onları öldürmeyi reddedince tayfa cinnet getirip kalkışma girişimi başlatıyor. Yondu okunu kontrol eden yüzgecini kaybedince de tutsak kalıyorlar. Kurtulduklarında ise yukarıdaki sahne yaşanıyor; slo-mo’da yürüyen bu üçlü, gökten dolu gibi yağan cesetler olunca insan keyifle koltuğa yaslanıp ‘Ulan ne ceset yaptı mübarek be!’ demekten kendini alamıyor. Yondu’nun ilk filmdeki Kree askerlerini doğrayış sahnesinde ilk defa ‘Evet hakikaten bu adam korkulduğu kadar var.’ demiştim. Bu sahnede de tamamen mest oldum. Yondu reyise bir selam duralım buradan.

Rocket’le duygusal olarak anlaşan Yondu -ki bu sahneler filmin geneline nazaran hüzünlü ve gerçek sahnelerdi, tabii mavi bir adam ve konuşan bir rakun arasında geçince hiçbir tesiri olmadı ama, ben yine de duygulandım, anlayabildim olanları ve tabii beğendim. Sonra Ego’nun gerçek planı baş gösterince -adamın adı Ego, başka ne olabilirdi yani?- Star-Lord, Gamora ve Drax’e yardım etmek üzere gezegende onlara katılıyorlar. Rocket çantasından gezegeni yok edecek atom bombasını çıkarıp bant aramaya başlıyor, diğerleri de yaşayan ve düşünen bir gezegenle savaşmaya koyuluyorlar. Klasik evren kurtarma işleri işte.

‘Bak evladım, bak çocuğum, soldaki düğmeye bas, sağdakine basma!’ kabilinden geçen bu sahne filmin dozundaki komik sahnelerinden biriydi. Sonunda; iyiler tabii ki kazandı, Ego yok edildi, fakat Yondu da onurunu hayatı pahasına kurtardı. Bu fedakarlık ekibin geri kalanını bir araya getirdi, Gamora kardeşiyle arayı düzeltti -ki bu sahnelerde sebepsiz şekilde mutlu oldum, nedenini hala anlayabilmiş değilim ve bence bu da filmin başarısının bir başka göstergesi.

Sinema filmleri artık günümüzde sanatın çok ötesinde bir misyon edinmiş vaziyetteler: ‘eğlence’ sözcüğü, özellikle bu tarz blockbuster filmler için, bunu Fate of the Furious incelemesinde de söylemiştim, en önemli olay haline geldi. İnsanlar gülmek, sıkı savaş sahneleri görmek, uzayda sağdan sola atlarken üç boyutun hissiyatıyla filmin içerisindeymiş gibi eğlenmek istiyorlar. Bunun doğal sonucu olarak IMAX gibi, 4DX gibi teknolojiler ortaya çıktı mesela. klasik sinema ruhuna ne kadar uygundur, orası tartışılır ama insanların memnun kaldığı ve tercih ettiği bir gerçek.

Bu filmi tercih edenler ise, Marvel etiketini gören geek güruhtur ki sen bunları havalı savaş sahneleri, komik diyaloglar, muhteşem bir görsellik ve adeta imza niteliğindeki, filmin içinde bir imge haline gelmiş -bir kaset olarak elden ele dolaşan- soundtrack albümüyle mest edersen her halükarda yakalarsın. DC’nin Marvel’dan alması gereken en önemli ders bu, eğer bir şeyi satmak istiyorsan onu tüketici nasıl beğenecekse o hale getirmelisin. Marvel bunu iyi anlıyor, DC ise henüz idrak edebilmiş değil.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere: post-credit sahneleri. Buraya muhtemelen çoğu kişinin gözünden kaçan, fakat benim fark ettiğim bir detayla başlayayım: credit’ler akarken yanlarda gördüğümüz oynayan karakter portrelerinden biri de Jeff Goldblum’un canlandırdığı Grandmaster karakterine aitti. ‘Bir saniye, Grandmaster bu filmde var mıydı?’ dediğinizi duyar gibiyim: hayır yoktu. Kendisini bu karakterle Thor Ragnarok’da göreceğiz, ancak credit’ler akarken onu görmemizin bir sebebi muhakkak var. Tahminim Goldblum karakteri bu film için de oynamış, ancak sahneleri theatrical cut’a girememiş. Blu-Ray’de yüksek ihtimal görürüz Grandmaster’ı, yani film aslında Ragnarok’a bağlanmış, ama biz görememişiz. 

Ve orijinal Guardians toplantısını bir kenara koyarsak bu sahnelerin en vurucu anı: ‘I will call him Adam!’. Başrahibe Ayesha Guardians’dan intikam almak için hırsla, gelişmiş ırkının bir üst modelini üretecek makinayı yapar ve ona bakarak bu cümleyi söyler. Meali; kemerleri bağlayın, Adam Warlock geliyor!

Kendisini ne zaman görürüz? Phase 3’nin sonuna kadar -şimdiye kadar geçenler hariç, Inhumans’ı da saymazsak- dört uzay filmi daha var: Ragnarok, iki Avengers filmi ve Captain Marvel. ragnarok için hiçbir onay gelmedi, hatta GotG vizyona girene kadar konuşulmadı bile bu ihtimal. O yüzden orada görme olasılığımız yok desek yeridir. Avengers’ın ilk filmi için de ihtimali zayıf görüyorum. Bence Warlock’un tevellüt edeceği film dördüncü Avengers filmi olacaktır. Bugünlerde filmin adının Avengers: Infinity Gaunlet’ olacağı konuşuluyor, bilmem anlatabildim mi…

Evet filmden detaylı izlenimler bu şekilde. Genel bir kanaat belirtecek olursam,on üzerinden hak edilmiş bir 7.5 puan geliyor benden. Kararında süper kahraman dünyası, dinamik bir ekip, eğlenceli bir aksiyon ve ‘Galaksiyi kurtarırken de eğlenebiliriz!’ mottosunun ilk andan son ana kadar egemen olduğu bir film olmuş. Gayet güzel bir çeşni olmuş, iyi ki olmuş!