Çarşamba, Mayıs 23

İnceleme: Chaplin

Sinemanın altın çağı, bugünün teknolojisinden çok daha uzak bir geçmişten bizlere göz kırpar. Sözleri yoktur bu çağın, hatta sesi ancak ve ancak müzikten ibaret olabilir; bazen o bile olmaz. Öyle rengârenk falan da değildir, gökkuşağının hiçbir tonunu göremezsiniz. Bırakınız bugünün filmlerini, Dallas maratonunun kızıl pembeliğinden bile daha renksizdir Altın Çağ. İki rengi vardır; siyah ve beyaz.

Tüm bunların gölgesi altında ilk akla gelen nedir ve kimdir; sessiz sinema ve Charlie Chaplin… Tabi sizin adınıza konuşamam aslında, bunlar benim aklıma ilk gelenler. Ancak tüm dediklerimi unutacak olursak, Chaplin’i ve onun sessiz sinemasını birinizin bile duymadığını zannetmiyorum. Lütfen, burada Charles Spencer Chaplin’den bahsediyorum; yaşamış en büyük İngiliz’den. Kraliçe Elizabeth’ten bile adını daha çok duyduğumuza eminim, hem de tek bir filmini bile izlemeden.

Bu komedyen hakkında ne biliyoruz ki? Birçoğunuzun onun İngiliz olduğunu dahi bilmediğini varsayıyorum. Kir, pas, kan ve ter… Tüm bunların arasında, Londra sokaklarının Gotik karanlığının ortasında sarhoş bir babanın ve sonradan deliren bir annenin çocuğu olarak büyümüştü Charlie Chaplin. Adını Hollywood taşlarına yazdıracağını kimsenin düşünmediği bir geçmişte, sefalet dolu bir hayattan beslenmişti. Kim olduğunu ve nereden geldiğini hiç unutmadan büyüdü ve büyüdükçe milyonlarca insana esin oldu. Ve olmaya da devam edecek.

Emekçiydi. Filmlerinde emekçiliğin, günümüzde inanıldığı gibi fakat çok daha ağır, içten ve baskıcı bir şekilde sosyalizm ile karıştırıldığı günlerde solcu damgası yiyene kadar 4 evlilik yapmış, baba olmuş ve 80’den fazla filmde oynamış, besteler yapmış ve filmlerinin neredeyse tamamını kendisi yazıp, kendisi yönetmişti. Bunları başardığında henüz 40’larının sonundaydı. Bundan sonra da büyük işler başarmadı demiyorum, 1939 yılından sonra yediği damga ile bir şeyler değişmişti. İlk sesli filmi ile kariyerinin zirvesinde iken sesini avazı çıktığı kadar bağırabilmişti, hem de büyük bir risk alarak. Büyük Diktatör ile… 1. Dünya Savaşı’nın ve Büyük Buhran’ın yaraları daha sarılmadan ve bunun akabinde gelen 2. Dünya Savaşı henüz patlak vermemişken Nazileri duymuş ve öfkeyle yazmaya koyulmuştu. 2 yıl uğraştı bu film için. Ona özenen bir diktatör, bıyığını kopya etmiş ve Yahudilerin kökünü kazımaya yemin etmişti o günlerde. Adım adım savaşa gidiyordu dünya. O, öfkesini ilk sesli filminde kusmuştu Hitler parodisi ile. Yarattığı Şarlo karakteri, bu sefer Yahudi bir berber olarak Tomanya Diktatörü Adenoid Hynkel’e benzerliği ile onun yerine geçmiş ve filmin sonundaki 4 dakikalık konuşması ile sanatın neyle ilgili olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı.

Büyük adamdı Charlie Chaplin. Sadece ismini bildiğimiz ünlü bir adamdan fazlasıydı. Robert Downey Jr’ın başrolde olduğu 1992 yapımı Chaplin, Chaplin’i çocukluk çağından başlayarak onun adım adım büyüyüşünü anlatan, özel hayatı, tüm acıları, kaygıları ve film endüstrisine olan büyük katkılarıyla değerlendiren biyografik bir dram filmi. Hikâyesini onun otobiyografisinden esinlenilerek anlatmaları ve onu anmak için henüz 27 yaşında olan Robert Downey Jr’ın eşsiz oyunculuğu ile bunu pekiştirmeleri bir başka keyif oldu benim için. İzlemeye değerden fazlası bir film açıkçası. Ayrıca Chaplin’in annesini de kızı Geraldine Chaplin oynamış. Yeri gelmişken bu filmi izler izlemez Chaplin’in bütün filmlerini izleyin derim, özellikle de Yumurcak, Aşırı Zamanlar, Şehir Işıkları, Büyük Diktatör gibi kültleri. Niye büyük bir adam olduğunu daha iyi anlayacaksınızdır. Chaplin’in Great Dictator’deki final konuşmasını buraya bırakıyorum: