Çarşamba, Mayıs 23

İnceleme: Altered Carbon – Cyberpunk Distopyaya Yolculuk

Netflix’in 2 Şubat’ta tüm sezonu yayınlanan yeni dizisi Altered Carbon’u değerlendirdiğimiz yazımıza hoş geldiniz. Peşinen söyleyelim, yazımız dizi hakkında spoiler içermektedir.

 Patreon’dan Bize Destek Olmak İstiyorsanız Tıklayın

Öncelikle şuradan başlayayım: neden Altered Carbon’u incelemek ihtiyacı hissettim? Bunun sebebi, yakın tarihte izlediğim en iyi bilim kurgu yapımı olması. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama, başlıkta kullandığım ifadem sizlere bu fikre kapılmama neden olan görüşüm hakkında bir ipucu vermiş olmalı. Dilerseniz önce, bu ifadeyi açmakla başlayayım söze.



AC, kurguladığı dünyası itibariyle bir distopya bir defa. Pekiyi baştaki ‘karma’ ifadesi neyin nesi? Şöyle ki, gördüğümüz dünya bende daha önceki bilim kurgu yapımlarından bir kolaj izlenimi uyandırdı. Hala açıklama ihtiyacı duyuyorum. Dizide gördüğümüz bilim kurgu ögeleri adeta başka diğer bilim kurgu yapımlarından seçilip toplanmış gibiydi. Bakın özgünlüğünden ödün vermiş olsa buna karşı çıkardım ama bence bu farklı dokuları kendi bünyesinde çok başarılı ve tutarlı bir şekilde toplamış. Zaten diziyi beğenmeme sebep olan ilk şey buydu: başarıyla kurduğu dünyası.

Tabii bunda dünyanın kurulurken detaylarının göz önünde bulundurulması faktörünün etkisi var. Bunun da sebebi belli: dizinin bir roman uyarlaması olması.

Richard K. Morgan imzalı roman çok sayıda olumlu yorum ve övgü almış. Haliyle günümüz uyarlama fırtınasına yakalanmaması çok zor. Ancak uyarlayanın Netflix olması, ayrıca bir dizi olarak uyarlaması itiraf etmek gerekirse biraz beklenmedik oldu. Zira gerçekten çok büyük bir prodüksiyon oluşu daha ilk andan göze çarpan bir detay. Figüranlar, kostümler, aksesuarlar, stüdyolar ve tabii ki görsel efektler. Hepsi dört dörtlük, değme bilim kurgu filmlerine taş çıkartan cinsten. Bu bakımdan da çok beğendiğim ve takdir ettiğim bir yapım olmuş Altered Carbon.



Dizinin synopsis’ine kısaca göz atmak gerekirse:

Geçmişin ‘Elçi’ olarak adlandırılan özel eğitimli gerilla birliği mensubu Takeshi Kovacs, 250 yıllık bilinçsel uyku cezasından yeni bir bedenin içinde bambaşka bir dünyaya uyanır. ‘Meth’ olarak adlandırılan burjuva kesimden biri tarafından kiralanmıştır, adamın arzusu ise Kovacs’ın, adamın kendi cinayetini aydınlatmasıdır. Bilincinin yerleştirildiği beden bir polise ait çıkıp, geçmiş hayatından kız kardeşi de başına bela olunca, Kovacs içine düştüğü beladan kurtulmak için tüm yeteneklerini kullanmak zorunda kalır.

Enteresan bir hikaye… Dizinin esas olayı bilinç transferi. Zaten burada ortaya çıkabilecek ilginç vakaların hemen tümüne değinmiş ve bunları ilgi çekici biçimde işlemiş. Mesela dedektif Ortega’nın Meksika asıllı büyük annesinin iri yarı, top sakallı dövmeli bir punk’çının vücudunda yeniden bedenlenmesi bence müthiş bir detaydı. Bu arada o ağabeyimiz de seri boyunca kendisinde bedenlenen tam üç farklı karakteri canlandırdı, kendisini onurlandırmak için burada adını anmak isterdim ama ne yazık ki bulamadım, bilen varsa yorumlarda belirtirse sevinirim.



Dizinin bir araya getirdiği tüm bilim kurgu ögelerine bakacak olursak Avatar’dan tutun da yakın tarihli Ghost In The Shell, Blade Runner, Westworld ve Edge of Tomorrow ve hatta pek çok noktada Black Mirror gibi pek çok yapımdan esinlendiğini söylemek yanlış olmaz -ki dikkatinizi çekerim, Avatar ve Black Mirror hariç bu yapımların hepsi birer uyarlama. Bu da sinema endüstrisinin yenilik konusunda ne kadar sıkıntıda olduğunun ve kendini nasıl tekrar ettiğinin bir başka çarpıcı örneği.

Bu noktada müsaadenizle dizinin kurguladığı evreni biraz daha irdeleyip sonra hikaye akışından bahsetmek isterim. Bir defa dizi uzak bir gelecekte, insanların doğrudan beyin dalgalarıyla haberleşebildiği, uzaylılarla iletişime geçip onların teknolojisini adapte ederek kendi bilinçlerini sonsuza dek bedenden bedene aktarabildiği, sanal ortamlarda işkenceye maruz bırakılıp hapsedilebildiği bir evrende geçiyor. Sonuç: kendi klonlarını yaptırıp onlar arasında sürekli bilinç aktarımında bulunan, parası ve nüfuzu adeta her şeye yeten kendini tanrı ilan eden Meth olarak adlandırılan bir burjuva sınıfı doğmuş, insanlar Neo-Katolik akımıyla yeniden bedenlenmenin sapıkça ve günah olmasından yakınıyor… Tüm bunların ortasında geçmişte bu teknolojiye karşı savaş vermiş ve tam iki yüz elli yıl öncesinden gelen Kovacs, ilginç bir şekilde ahlaki buhranları çok geride bırakmış ve dünyayı olduğu gibi kabul etmiş vaziyette. Bu nokta biraz can sıkıcı.

Dizinin tatmin edici olmaktan uzaklaştığı yer burasıydı. vaat ettiği ile gösterdikleri arasında çok fazla fark vardı. Tabii dizinin cürmü de belli, sonuçta bir blockbuster bütçesine sahip değil ama vaat edip de göstermediği bazı şeylere ben şahsım adına ‘Sonraki sezonlara açılan kapılardır.’ umuduyla bakıyorum ya da bakmak istiyorum. Örneğin, Elçiler… Beni neredeyse Star Wars’un Jedi’ları gibi hissettiren hakkıyla değinilmemiş özel eğitim ve yetenekleri… Sonra yapay zekalar ve ele alınışları… Chris Conner’ın dahiyane oyunculuğuyla işlenmiş Poe karakteri, beni bir yapay zekanın ölümüne üzmeyi başarmış bir performanstır, çok sevdiğim bir karakterdi, Kovacs’la ikisini açıkçası Batman ve Robin gibi izleyebilmek isterdim. Selam olsun!



Sonra bilinç transferi ve sanal ortamda yürütülen mülakat ya da sorgular. Hepsi ustaca ele alınıp başlı başına birer dizi olabilecek konulardı, keşke ilerleyen sezonlarda daha fazla izleyebilsek.

Kovacs’ın geçmişi de -özellikle Elçi’lere katılma kısmı- beni günümüzdeki halini izlemek kadar etkiledi. Çok iyi bir dedektif olmasına rağmen, dedektiflik yeteneklerinin diziye hakkıyla yansıtılamamış olduğunu düşünüyorum. Dizi aksiyon ve dünya kurma bakımından güçlü olduğu kadar, soruşturma açısından da kalbur üstü nitelikteydi. Romanda bunun hakkıyla işlendiğini zannediyorum.

Geçmişteki kısımlarda Quellcrist Falconer karakterini son derece beğendim. Bir akıl hocası ve bir savaşçı lideri olarak iyi olmakla beraber, Kovacs ile aşk yaşaması çok klişe bir hareketti. Böyle yakınlık kuran insanların birbirinden etkilenmesi normal ama, mevzunun hemen aşka gelmesi… Sıradan. Keşke akıl hocası-öğrenci ilişkilerini muhafaza edebilselerdi, diğer türünü çok gördük çünkü. Bununla beraber öğütleri, mesajları ve ilham veren inancıyla etkileyici bir liderdi, açık söylemek gerekirse flashback sahnelerine güç katan en önemli faktördü benim gözümde.



Dizinin esas villaın’ı Kovacs’ın bir Meth olup yozlaşmış kız kardeşi Reilleen’di. Anlaşılabilir fakat yeterince güçlü olmayan bir karakter motivasyonu vardı Reilleen’in. Daha doğrusu şöyle ki ‘Her şeyi ağabeyime kavuşmak için yaptım.’ tezini bize hissettiremediler çünkü bu gerçek değildi. Ne kadar yozlaşmış ve menfaatçi hale gelmiş bir karakter olduğunu göstermediler çünkü yozlaşması için yeterli bir sebep koymadılar ortaya. Sadece ‘mutlak güç, mutlaka yozlaşır’ prensibinin üstüne gittiler ki bunu daha ziyade Kovacs’ın işverenleri Bancroft çiftinde gördük. Sebebi onların daha fazla ekran süresi almış olması olabilir. Yeri gelmişken haklarını teslim edelim, hem çok iyi bir cast, hem de çok iyi performanslar vardı orada. Sanki o karakterlerin gerçek gücünü çok iyi anlamış gibiydiler.

Sezonun finali ise maalesef korktuğum yere bağlandı. Aşkını bulmak için yola çıkan savaşçı. Tabii yaşananları düşünürsek, çok ilginç yerlere bağlanma potansiyeline de sahip ama Quell’in yeniden bulunma hikayesinin benim ilgimi çekeceğini hiç zannetmiyorum. Üstelik ortada çok daha ilginç yollar vardı tercih edilebilecek. Örneğin: diğer gezegenlerde ne var? Uzaylıları da içine alan nasıl bir medeniyet kurulmuş? CTAC denen askeri gücün faaliyetleri ve sorumlulukları neler? Bunlarla verilecek bir savaş… Gibi.

Her şeye rağmen benden 10 üzerinden 7.5 alan, enteresan ve sürükleyici bir yapım olmuş. Mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. İzlediyseniz veya izledikten sonra siz de yorumlarınızı bizimle paylaşmayı ihmal etmeyin.

 Pelerin Dergi – Şubat 2018 #6