Perşembe, Nisan 26

Dosya Konusu: Blade Runner 2049

Hugo Gernsback 1929’da türe, yani Bilim Kurguya (Science Fiction) adını verdiğinde yeni bir tür yaratmamıştı, var olan bir türe ismini vermişti. Kendisinden önce de, gelecek öngörüleri yapanlar ve bilimin ışığında bambaşka hayaller ve teknolojik gelişmeler kurgulayanlar olmuştu. Özünde barındırdıkları zaman içinde gelişmiş, evirilmişti. Hakkında farklı tanımlamalar yapılan bu türün çizgileri herkes için karmaşıktır bu yüzden. Kesin bir tanımını aslında yapmak mümkün değildir. Yapılan her tanımın da farklı farklı olduğunu düşünecek olursanız bu türün yelpazesinin genişliğini anlayabilirsiniz. Benim naçizane tanımım ise şu şekilde: ‘Yazarlarının günlerinin bilimsel bilgileri ışığında bugünlerinin gelişiminden geleceği tasarladıkları, geçmişe dair ihtimalli çıkarımlar yaptıkları ve bugünü hayal ettikleri, bazense ileriye giderek gerçekten tahminler yürütmekten çekinmedikleri, bizim dışımızdaki hayatı ve bilimin yarattığı boşlukları sorgulayan kurgular yaratmalarıyla oluşmuş olan edebiyat türüne bilim kurgu denir.’ Bilim kurgu zannedilenin aksine sadece uzay hakkında değildir. Bilim kurgu bugün elinize aldığınız telefonlardır. Bugün insanlığın başardığı birçok gelişme günümüzden önceleri, bir takım hayalciler tarafından zaten düşlenmişti.

Pek çok yazar geldi geçti. Antik çağda bile etkilerini görebileceğiniz bir tür aslında. Matematiğin nasıl icat edildiğini sanıyoruz ki, onu da icat eden bir bilim kurgucudur bana göre.  Nil Nehri yüzünden geometriyi icat eden Mısırlılar gibi, insanın ihtiyaçları neyse geleceği de ona göre vuku bulacak şekilde gelişiyor. Ulaşılması imkânsızı hayal etmek bilim kurgunun işi değildir diyemeyiz asla, ama bilim kurgunun daha çok yaptığı ihtimalleri keşfetmektir, imkânsızı bile temellendirerek hem de. Fantezi edebiyatından ayrıldığı nokta da sanırım bu; temellendirme. Ve bu temellendirmeyi yaparken bilimi kullanarak kurgularını yaratıyor. Belki daha içinde tek bir yaşam bulamadığımız uzaya, romanlarda bile olsa hayat götürmektir bilim kurgu örneğin. Oralarda yaşam yoktur diye, türü fantezi ilan edebilir miyiz? İnce çizgiler arasında kaybolacağımız konular bunlar. Bu yüzden bilim kurgudan yeterince bahsettiğime göre incelememizin asıl konusuna geçeyim.

Ben bu ay sizler için inceleme yapmak üzere Philip K. Dick’in ölümsüz eseri ‘Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi?’ romanını okuyup, onu bitirdikten sonra uyarlaması olan 1982 yapımı Ridley Scottfilmi Blade Runner’ı izledim. Blade Runner hakkında çıkan haberleri zaten sitede paylaşıyoruz. Bir de üzerine fragmanları da izledik, ilk film ve kitaptan yola çıkarak yeni filmde bizleri nelerin bekleyebileceğini de yorumlamaya çalışacağım. Kitapla filmi karşılaştıracağım bir yazı olmayacak fakat filmle kitabın buluştuğu çok fazla bir nokta olmadığını da belirtmek isterim. Benim gibi bilim kurgu ile sanatsal anlamda da uğraşan biriyseniz yazar bakış açısıyla filme önyargılı olabileceğinizi itiraf etmeliyim. O yüzden önce filmi izlemenizi tavsiye ederim. Asla böyle yapın veya yapmayın diyemem, çünkü kişilere göre değişir bu tip şeyler ve aslında her şey. Ben daha filmin başında farklılıkları görünce sinir olup, sonradan filmi izledikçe kitaptan çok daha beğendiğime karar verdim. Aslında kitabı okumamın sebebi filmle beraber incelemekti fakat aralarındaki farkların fazlalığını görünce kitapla filmin farklılıkları hakkında ileride bir şeyler yazmayı planlamaya karar verdim fakat bu yazımda konuyu uzattığım üzere artık Blade Runner’dan dolu dolu bahsedebilirim.

Direkt olarak filmin başındaki anlatımla filmin konusunu aktarayım:

“21. Yüzyıl’ın başlarında Tyrell Şirketi, robot evrimini NEXUS aşamasına ulaştırmıştı. Bu robotlar neredeyse insana özdeşti ve ‘Kopya (Replicant)’ olarak biliniyorlardı.

NEXUS 6 Kopyaları,  güç ve çeviklik bakımından, onları yaratan genetik mühendislerinden üstün ve en az onlar kadar zekiydiler.

Kopyalar, Dünya-Dışı diğer gezegenlerin tehlikelerle dolu keşif ve kolonileştirilme sürecinde köle olarak kullanılıyorlardı.

Dünya-Dışı bir kolonide bir NEXUS 6 timi tarafından çıkarılan kanlı isyanın ardından Kopyalar, dünyada yasadışı ilan edilerek idamlarına karar verildi.

Keskin Nişancı Birimleri (Blade Runner Units) adlı özel polis ekipleri, dünya sınırlarına giren bütün Kopyaları öldürmekle görevlendirildi.

Buna infaz denmiyordu; ‘emekliye ayırma’ deniyordu.”

Filmin başrolünde Rick Deckard rolüyle Harrison Ford var, kastın geri kalanında ise Rutger Hauer (Roy Batty), Sean Young (Rachael), Edward James Olmos (Gaff), M. Emmet Walsh (Byrant), Darly Hannah (Pris), William Sanderson (J. F. Sebastian), Brion James (Leon Kowalski), Joe Turkel (Dr. Eldon Tyrell), Joanna Cassidy (Zhora) yer almakta. Kopyalar olan Roy Batty, Pris, Leon Kowalski, Zhora ve biri erkek diğeri kadın iki robot kolonide başlattıkları isyanda başarılı olmalarına ve belli açılardan özgür olmalarına rağmen onları yaratan Tryrell Şirketi’ne bir sebepten sızmak üzere dünyaya gelirler.  İnsana benzerlikleriyle şaşırtan robotlar dünyaya geldikleri geminin içindeki insan mürettebatı da katlederler. Yıl 2019’dur, Los Angeles’ın karanlık ve distopik tasviri bizi karşılar filmin başında. Sanki bombalar patlıyormuşçasına binaların üzerinde alevlenmeler vardır. Bu alevler bir gözün yakın çekiminden yansır bir sonraki sahnede. Bu göz aslında sembolik bir anlatımdır aynı zamanda. Dünya’yı yanarken izlemek; belki ateşten zevk alıyor diyebilirsiniz, belki de insanın yarattığı canavarların katliamları da diyebilirsiniz ya da belki sadece bir izleyicinin ya da yönetmenin kendisinin gözüdür. Sadece bu gözden bile sayısız teori ortaya atıldı film hakkında. Blade Runner’ın Leon Kowalski’yi sorguladığı sahne gelir sonrasında. Bu sahnede Philip K. Dick’in romanında da geçen Voight-Kampff testi uygulanmaktadır. Bu test insan ile replicant arasındaki temel bir farkı ayırt etmek üzere uygulanır; duygudaşlık. Kişinin replicant olup olmadığını anlamak üzere bir takım sorular sorulur ve bu sorulara verilen tepki süreleri ve yüzdeki bir takım değişiklikler ölçülür. Yüz kızarması tepkisine bağlı kılcal damar genişlemeleri, göz bebeklerinin büyüyüp küçülmeleri ve irisin istem dışı büyümesi incelenir. Kowalski testte başarısız olacağını anlayınca Holden’ı hazırlıksız yakalayıp vurur ve Blade Runner’ları hastanelik olan polis de replicantları avlamak üzere işten ayrılmış olan Rick Deckard’ı zorla göreve getirir.

Filmin diğer önemli karakteri replicantların başı olan Roy Batty’dir. Rutger Hauer’ın müthiş oyunculuğuyla gördüğümüz bu karakter kitaptaki tanımından çok daha fazla yer etmiştir filmde. Kitapta içi boş olmasa da sözde yansıtılmış bir korku varken, burada gerçekten korkulması gereken bir karakter olarak tasvir edilir. Roy Batty kendi deyişiyle tartışmalı eylemler yapmıştır, replicantların köle olarak çalışmasına karşılık isyan başlatmış ve efendilerine savaş açmıştır. Replicantların hayatları 4 yıl ile sınırlandırılmıştır. Roy Batty bunun farkında olarak tıpkı canlı bir organizmanın yapacağı üzere hayatta kalmak istemektedir. Buna kalıcı bir çözüm bulmak üzere Baba’sına yani Dr. Eldon Tyrell’a ulaşmaya çalışmaktadır. Yaşam istemektedir, hem de sadece kendisi için değil. Bir replicantın, yaşamın ve kendi yaşamının farkında olup benliğe sahip olmasıyla sorguladıkları aslında insanlık tarihindeki  köleliğin ve hatta günümüz modern köleliğinin bile izdüşümüdür. Köleden beklenen varlığının aidiyetine sahip olmadığını bilmesi gerekliliğidir. Robotların bu aidiyetine başkaları sahiptir, insanlar. Bugün de böyle yaşıyoruz aslında. Fakat farklı olarak bizler efendimizle savaşmıyoruz, efendiler adına köleler birbirleriyle savaşıyorlar; hem de efendilerin varlığının bile farkında olmadan ve hatta coğrafya ile sınırlı algılarımızın benlik sanrısıyla yaşıyoruz. Kendimizi efendi sayıyoruz. Oysa bunların hepsi yanılsamadan ibaret olarak düşünülebilir; kendimizi aynalar olmadan göremeyeceğimiz gibi gözlemci olarak yaşadığımız hayatlarımıza anlam kazandırmak için sunduğumuz benlik fikri sorgulanabilir tarafları olan, varoluşsal bir problemdir.

Bu sanrı ve farkındalıksızlığı filmde yine bir replicant olan fakat Tryrell Şirketi’ne ait olan Rachael ile görmek mümkün. Rachael’a şirketin sahibi Dr. Tryrell’ın yeğeninin anıları verilerek bir karakter yüklenmiştir. Rachael replicant olduğunu bile bilmemektedir ve kendi benliğinin olduğunu sanmaktadır tıpkı bizlerin sandığı gibi. Bizlere belki başkalarının anıları yüklenmemektedir ama coğrafyayla sınırlı değerler öğretilmektedir. Bu değerleri sorgulamayız, öğrenir onlara göre yaşarız. Bu da yine anı yüklemesidir aslında, bizden öncekilerin yaşanmışlıklarının sonucu olarak doğmuştur tüm bu değerler ve bize de onların yaşanmışlıkları yüklenir. Onların yaşadıklarından bağımsız bir şeyler isteyenler ve sorgulayanlar da cüzamlı, aykırı olarak görülürler.

Battlestar Galactica’nın biricik Amiral William Adama’sı Edward James Olmes, filmde gıcık bir karakter olan Gaff’ı canlandırmaktadır. Hani filmlerde beklenmedik bir şekilde, bir anda çıkıp gelen bir takım laflar söyleyip, olaylara emir kulu niteliğinde müdahilmişçesine görünmesine rağmen zabıt tavırlı zorlayıcı bir görevli olarak hareket ederek yaptığı işten aslında hoşlanıyormuş izlenimi veren türden bir karakter. İşte Gaff da böyle biri, Rick’i zorla Byrant’a götüren de o aynı zamanda. Filmin sonlarında söylediği şu söz sorgulamaya değerdir: ‘Yaşamayacak olması çok yazık, ama zaten kim yaşıyor ki?

Bilim kurgunun felsefeyle ilişkisi derindir. Bunu bu filmde fazlasıyla görüyoruz. Pris’in Sebastian’a söylediği ünlü filozof Rene Descartes’ın ‘Düşünüyorum, öyleyse varım.’ sözü ile var oluş sorgulaması cansız nesneler olarak algılanabilecek robotlar üzerinden yapılmıştır. Filmi Philip K. Dick’in romanından uyarlayarak ve bunu alabildiğine karanlık tonla vererek bambaşka şekilde beyaz ekrana sunmak Ridley Scott’ın dehasıdır. Philip K. Dick Amerikan Edebiyatı’nın gördüğü en büyük bilim kurgu yazarlarındandır. PKD, yenilikçi ve aykırı tavrıyla bilim kurguda başlı başına bir dönüm noktası olmayı başarmış, türe yeni kapılar açmıştır. Ridley Scott ise Alien ile gönlümüze taht kurmuştur. Alien’ın bilim kurgu ve korku türlerini başlı başına karşılayabilecek kadar harika bir film olduğu aşikârdır ki devam filmleri hala gözlerimizi dolduruyor. Onun da felsefi sorgulamaları vardır. Alien ise bilim kurgu adına sinema evreninde yeni kapılar açmıştır. Hem de öyle kapılar ki günümüzde bile etkilerini sürdürmektedir. Ki Blade Runner da bu açıdan ustasının elinde külttür. 80’ler Harrison Ford için de harika yıllardı. Star Wars’un şımarık kaçakçısı Han Solo ile dünyaya yayılan şöhretinin üzerine Indiana Jones ve bir de varoluş sorgulamasının yaşatıldığı Blade Runner gelince bu şöhret katlanarak artmaya devam etmişti. Benzer sorgulamalar başka bir şekilde kitapta da var fakat filmin daha derin, daha sembolik anlamlar yüklediği taraflar oldukça fazla. Örneğin Roy’un Dr. Tryrell ile yüzleşme sahnesi. Tanrı ve kulu arasındaki çatışma, kulun isyanı, fazlasını istemesi… Dinde ve mitolojide Tanrılardan ateşi çalan Prometheus, cennetten kovulan düşmüş melek Lucifer gibi pek çok motifte görebileceğimiz konular bunlar. Nitekim Roy da tanrısına karşı savaşmaktadır, Baba’sının androidlerin hayatını uzatamayacağını öğrenmesinden sonra Dr. Tryrell’ı dudaklarından öper ve kafasına, gözlerine baskı uygulayarak onu öldürür. Filmin etkileyici sahnelerinden biridir. Tryrell ismi kitapta Rosen olarak geçer, buradaki değişimin göndermesi Babil mitolojisidir. Zaten filmde şirket de bir piramit şeklinde gösterilir, Babil’in Asma Bahçeleri’ne yani cennete referans olarak. Babil tanrıları da insanları köle olarak yaratmışlardır. Roy’un Dr. Tryrell’a onu öldürmeden hemen önce sarf ettiği şu sözü beni filmin sonundaki sözlerinden daha fazla etkiledi:

‘Biyomekanik tanrısı cennette yaşamana izin vermez.’

Burada kitaptan farklı olarak hoşuma gitmeyen karakter J. F. Sebastian’dı. Kendisi J. F. Isidore olarak tanıtılmıştı kitapta. Kendisinin kitaptaki konumu da ‘replicantlar tarafından kandırılıp kullanılan adam’dı fakat kitapta iki taraflı anlatılan hikâyede sahneler Deckard ve Isidore arasında gidip geliyordu. Kitapta yalnızlık acısı içerisinde olan, insanlara ihtiyaç duyan ve zihinsel açıdan geri olan bir karakter olarak tanıtılırken filmde ise salt kullanılan adam olarak gösterilirken ayrıca genetik tasarımcıdır. Hiç de yalnız değil, evinde kendi yaptığı oyuncak arkadaş robotları vardır. Tek güzel gönderme kitapta yer almayan, erken yaşlanma hastalığı olan Methuselah Sendromuna sahip olmasıydı. Bu yüzden Mars’a veya diğer kolonilere gidememişti.  Uzun yaşayamayacak olmasıyla robotlarla anlayabileceği bir ilişki kurabilmesi onu daha zayıf bir halka haline getirmişti. Filmdeki rolü, Roy’un Tryrell’ın yanına gelebilmesini sağlamaktı ve sağladı da. Sonunda Tryrell ile beraber canından oldu. Ayrıca kitapta 3. Dünya Savaşı sonrası katlolan dünyadan bahsedilir, bu savaş sebebiyle birçok canlı türü yok olmuştur. Evde hayvan beslemek bir lüks haline gelmiştir. Sadece kedi köpekten bahsetmiyorum keçi, at, kurbağa, kaplumbağa, devekuşu… Ayrıca replicant hayvan üretimi de vardır, kopya hayvanlar en az orjinalleri kadar gerçekçi üretilmişlerdir. Filmde bunun esamelerini bir takım yerlerde gördük. Hayvanların koruma altına alındığı bir dünya tasvirini Rachael’a yöneltilen ve kitaptan alınan Voight-Kampff testi soruları ile anlayabiliyoruz. Filmde görülen baykuş, yılan, güvercin, kuzgun, boynuzlu at (bir de kağıttan yapılma boynuzlu at) gibi hayvanlarla ilgili bir takım semboller var fakat onları filmdeki tüm sembollerle beraber başka yazıda aktaracağım.

Filmin sanatsal yönü hakkında söyleyebileceklerim şunlar: film tamamen karanlıkta geçiyor. Sadece iki sahnede güneş var ve birinde hatta çok aydınlık denilerek karanlık geri getiriliyor. Filmin başındaki Çin Mahallesi’ni ve Gaff ile Deckard’ın münakaşasını görünce bu filmde niye komedi ibareleri yok demeyin. Yok çünkü, gülünecek bir sahne hatırlamıyorum. Tamam, Pris’in bazı sahnelerinde bir takım karanlık komedi var ve hatta Roy’un suratına tuttuğu koca gözler için de aynı şeyi söylemek mümkün ancak kahkahalarla gülünecek bir şey yok, tebessüm edersiniz olur biter. Komedinin aksine Deckard’ın filmin sonunda aktarılan korku dolu anları vurucu etki yaratmıştı. Korkutucu olduğu için değildi, bir film ancak bu kadar başkarakterini ezebileceği içindir. Eğer Deckard ile kendinize bir bağ kuracaksanız bunu unutun derim. Sadece ne kadar zayıf varlıklar olduğumuzun göstergesidir Deckard, hem de yücelttiğimiz insan oluşa rağmen.

Burada yüceltilen esasında Roy bana kalırsa. Hatta Roy ile Deckard’ın karşılaşmasında Roy’un Deckard’ın sinsi hareketlerine karşılık ‘Silahsız rakibine ateş etmek pek de sportmence değil. İyi olduğunu düşünmüştüm. Sen iyi adam değil misin?’ deyişi Karma’ya gönderme olarak görülebilir. Denge bir kez daha başka bir filmdeki rolünü üstlenmiş anlayacağınız. Hatasız, mükemmel kahramanlar masalına inanmayanlar için Rick Deckard biçilmiş bir kaftandı. Rick kahraman sayılır mıydı bilmiyorum ama eğer Cesur Yürek’te William Wallace’u kahraman olarak gördüyseniz, burada da kahraman Roy Batty olmuş oluyor. Zira kahraman falan değildi bana kalırsa Deckard, gerçek bir avcıydı. Sahte ve düşüncesiz tavırları vardı. Görev odaklı ve umursamazdı. Zaten Harrison Ford’u umursamaz iyi rollerine vermek bir Hollywood alışkanlığı olsa gerek. Film gerçekten emek harcandığı belli olan bir filmdi. Gelecek tasvirinin distopikliği, erken dönem siberpunkının renkleri ve arada çıkan reklamlar, Uzak Asyalı kadın görüntüleri ve onun şarkı söyleyişi beni epey etkiledi. Arabaların stilleri, neredeyse dinmeyen yağmur, Sebastian’ın oyuncaklı evinden, Tryrell’ın piramit şirketine kadar her şey sinemanın görsel bir sanat olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Çekimler, senaryo… Açıkçası filmi izlerken o kadar etkilenmesem de bu yazıyı yazarken ve hakkında ayrıntıları düşündükçe filmin nasıl anlamları olduğunu görmek harika bir film izlemenin tatminini yaşattı. Güzel bir kitaptan uyarlanan daha mükemmel bir filmdi.

Blade Runner deyince akla gelen ilk şey aslında filmin kendisi değildir; Vangelis’tir. Resmen bilim kurgunun klasik müziğini yazmış, bence çağının ötesinde bir iş başarmıştır. Filme bu kadar uyan ve filmden kat ve kat daha fazla kaliteli kalan çok fazla müzik yok. Inception’ın Time’ı gibi Vangelis’in her müziği sizi içine çekiyor. Çoğu hayranına soracak olsanız ilk akla geleceklerden bir ide Vangelis’tir. Sürekli dinleyin, ufkunuz açılsın. O dinlendirici, buğulu, boğucu ve kasvetli sesler, bir yandan sizi hüzne boğarken garip bir huşu içerisine de alır. Bir yandan anılarının ağırlığıyla izlenen bir yaşlının tasviridir bu müzikler, bir yandan da büyüyen bir çocuğun inadına küçülmek istemesi kadar küstahtır. Düşününce, kulağımda çınlıyor şu anda müzikler. Vangelis sadece bu müzikleriyle bile çağının en önemlilerinden olduğunu kanıtlamıştır.

 

Ve filmin sonunda parmakları kırılmış olan Deckard kaybetmiş, tutunduğu yüksek terastan düşmektedir. Savaşı kazanmış olan Roy onu kolundan tutar ve kurtarır. Roy süresi dolduğu için ölmek üzeredir ve son anlarında şu sözleri sarf eder:

“Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm. Orion’un yamaçlarında yanan hücum gemilerini, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zamanla kaybolacaklar, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölme zamanı!”

Bu sahne hakkında o kadar çok şey söylenebilir ki, söylemeyeceğim. Spoiler dolu bir inceleme yaptım fakat bu sahneyi, müzikleriyle kendinizin görüp sorgulamanızı istiyorum.

2167 kelimenin ardından filmin devam filmi Blade Runner 2049 hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Blade Runner bir külttür. Başta böyle bir filmin 25 yılın ardından devam filminin gelmesinin sebebinin dönemin içinde bulunduğu şartlar gereği tamamen ekonomik olduğunu düşünebilirsiniz. Bana soracak olursanız kazın ayağı öyle değil. Sırf anti-feministliği dolayısıyla The Notebook filmine önyargısıyla Ryan Gosling’ten nefret eden arkadaşlar, feministim ve filmi izlemedim.

Fakat Ryan Gosling’in oyunculuğuna şahit oldukça onun sadece basit bir jön olmadığını anlayabildim. Kaldı ki burada böyle bir önyargıda bulunuyorsanız unutmayın 1982 yılı Harrison Ford’un Han Solo dolayısıyla abartıldığı ve bu sebeple önyargılı olunabileceği bir yıldı, tıpkı Gosling gibi. Yani filmin başrolüne sırf ekonomik kaygı sebebiyle getirilmiş bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum Gosling’in. Arkadaşlar yakışıklı + genç kızların sevgilisi=Kötü Oyuncu demek değildir! her zaman. Hollywood’u çok da Türkiye ile karıştırmamak lazım.

Öte yandan film için onu kör eden lens takan ve yine karakterine girmek için her yolu deneyen Jared Leto’dan beklentim onun muazzam oyunculuğuna rağmen daha fazla. Çünkü yukarıdaki repliği okudunuz. Jared Leto’nun Niander Wallace’ının Rutger Hauer’ın Roy Batty’sinden iyi olamasa da onunla eşdeğer de olamayacağına dair korkularım var. Beklentimde azalma yaratan şeyler yok diyemem bu yüzden. Ama bu ne oyuncu seçimlerinden ne de filmin ticari kaygılarından. Bu tamamen orijini unutulmuş bir hikâye olarak karşımıza çıkmasını istemememden. Yüzeyselce geciktirilebilecek bir yapısı yok Blade Runner’ın; döneminin ötesindeydi, yine döneminin ötesinde olmak zorunda. Kitapta önemli yer tutan Penfield duygu modu değiştiricileri, Wilbur Mercer ve yarattığı din olan Mercerizm, duygudaşlık kutusu ve Arkadaş Canlısı Buster filmde hiç geçmeyen şeylerdi. Bir umuttur ki Niander Wallace’ın bunların yeni filmle getirilmesiyle ilgili bir bağı olsun. Bak işte o zaman bağımsız bir film izlemenin rahatlığıyla fakat ilk filminin devamından beklenebilecek sadıklığı göstermesiyle memnun izleyebilirim filmi. İsavari tiplemesiyle, mistik bir profil sergileyecek Leto.

Filmin yönetmen koltuğunda Denis Villeneuve var.  Denis Villeneuve da tıpkı Ridley Scott’ın kendi döneminde olduğu üzere döneminin en yenilikçi ve yaratıcı yönetmenlerinden. Ve ayrıca Ridley Scott Alien ile büyük çıkış yapıp bizlere mükemmel bir film sunsa da Villeneuve onun döneminde olduğundan daha tecrübeli bir yönetmen. Filmografisindeki filmlerin her biri ayrı bir sanat filmi adeta. Sürekli sağ gösterip sol vurması, ana karakterlerinin arayışları, sorgulamaları, çatışmaları, filmlerde kullandığı harikulade çevreler, atmosferler ve renklendirmelerle bu filmin emanet edilmesinden mutluluk duyduğum, sürekli filmlerinde yaratıcı bir şeyler katma yolunu bulan bir yönetmen kendisi.

Arrival’dan sonra gözüm kapalı güveniyorum adama. Ayrıca filmde kitabın toz kavramı yağmur ile giderilmişti ve filmin karanlık havasına çok uygun düşmüştü. Bu filmde ise tozlu bir tasvir var. Daha da çölleşmiş, post-apokaliptik bir dünya gösterilmiş. İnsanların daha çaresiz olmaları dolayısıyla daha ilkelleşmiş olmaları da muhtemeldir. İlk filmdeki gerilim unsurunun bu filmde daha fazla şiddete döneceğini düşünüyorum.  Ridley Scott kadar olmasa da Villeneuve’un da sembolik yaklaşacağından eminim filme. İlk filmin durağan tarafının bu filmde hareketlilik olarak dönüşebilmesi de bir ihtimaldir. Durağanlık daha ziyade kovalamacalar haricindeki sekanslarda ve bu sekanslardaki konuşmalarda geçebilecek niteliktedir. Örneğin K ile Deckard’ın bir araya geldiği sahne gibi. Tabi bu teorimin yersiz olduğu da düşünülebilir. İlk filmdeki Deckard’ın karakterinin kitaptakinden uzak olduğunu düşünerek belki K’nin kitaptaki Deckard’a daha bağlantılı olabileceğini de düşündüm. Bu teorilerde iddiam yok, dereyi görmeden paçaları sıvayamam ancak bu filmin bambaşka şeyler sunacağını umut ediyor, hayırlı uğurlu olsun diyorum.

Sabırla okuyan okuyucu, teşekkür ederim. Son olarak vedalaşmadan şu teoriyi de yazayım:

Rachael replicant olmadığını kanıtlamak üzere Deckard’a bir fotoğraf uzatır. Fakat Deckard fotoğrafın sahteliğini açıklar, anılarından birinden bahseder ve Rachael’ın replicant olduğunu anlamasını özür dilemek zorunda kalacağı kaba bir dille sağlar. (Unutmayın Total Recall da bir Philip K. Dick romanından uyarlanmıştır. Hafıza yükleme en meraklı olduğu konulardandır.) Rachael da ağlar. Bir replicant ağlar, düş de kurabilir. Filmin sahnelerinden birinde Deckard’ın da sahte aile fotoğrafları ortaya çıkıyor. Acaba Deckard’ın Kopya olma ihtimali nedir ki? İşin tuhaf tarafı Harrison Ford Deckard’a insan derken, Ridley Scott onun replicant olabileceğini belirtiyor. Şimdi siz düşünün, kafalar karıştı değil mi?